Bir Nusret Efendi Vakası!... - Lütfiye Bozdağ

11 Ocak 2012 Çarşamba 15:55:22

Dünyada solun yükselen rüzgarını arkana alarak kendini “biz sanatın emekçileri” diye niteliyorsun. Olmadı Nusret efendi olmadı… Bourdieu’nun ve Marks’ın adını anarak sanat emekçisi olamazsın. O kadar kolay değil bu işler…


Bir Nusret Efendi Vakası!... - Lütfiye Bozdağ

“Liberate yourself from being nice” Daha çok feministlerin bir söylemi olan bu cümleyle yazıya başlamak istedim. Çevirisi ve genişletilmiş anlamı; “Kendini cici kız, hanım kız, edepli kız olmaktan kurtar, özgürleştir.” Ben de öyle yaptım. Çünkü edepsizce yazılan bir yazıya ancak böyle bir üslupla cevap vermenin gereği kaçınılmaz oldu.

Türkiye kamuoyuna seslenen bir sanat dergisinin editörü, olanca kişisel, olanca yanlı ve olanca haddini aşan bir yazıyı hem de editör köşesinden yazınca. 

Artist Actual dergisinin 2012 Ocak-Şubat sayısında, bahsi geçen yazı şöyle başlıyor; “Bugünlerde bir Bubi Vakası yaşanıyor... Bazıları bu vakayı o kadar ciddiye aldı ki, onu Türkiye’deki sanat tarihinin miladı olarak görmeye bile başladı.” (1)

Bubi'nin Yapıtı,
"Lütfen kapağı kapalı tutunuz"
Üretim yılı: 1999,
Tekniği: Tahta klozet kapağı üzerine akrilik boya

Nusret efendi, bu günlerde bir “Bubi Vakası” yaşanmıyor. Bu günlerde “Bir sanatçının yapıtına sansür koyan bir müze vakası” yaşanıyor. Devamında da; İstanbul Modern’in sansürcü tavrına karşı, gerek sistemin içinden gerekse dışından tepki gösteren, sanatın kamusallığına, özgürlüğüne ve devrimci ruhuna inanan ve bu konuda duyarlı olan sanat alanından insanların karşı koyuş eylemleri yaşanıyor.
Bunlardan biri, sanatçı Hakan Akçura’nın öncülüğünde yazılan basın bildirisi ve üç gün içinde 300’e yakın kişinin destek verdiği imza kampanyası. Devam eden imza kampanyası halen sürüyor. Ardından 27 Aralık 2011 günü İstanbul Modern’de "Hayal ve Hakikat" sergisiyle ilgili düzenlenen panelde sansür konusu gündeme geldi. “Hayal ve Hakikat” sergisine katılan sanatçıların, müzeden “sansür”le ilgili sorularına cevap alamamaları üzerine üstelik kendilerine önceden söz verildiği halde konuyu tartışmak ya da açıklamak üzere müzeyi temsilen bir yetkilinin panele gelmemesi ve sanatçıların karşılarında muhatap bulamaması sonucunda AtılKunst, Mürüvvet Türkyılmaz, Ceren Oykut, Gözde İlkin, Güneş Terkol, İnci Furni, Neriman Polat adlı sanatçılar müzeden işlerini geri çektiler.

Akabinde İnsel İnal ve öğrencilerinin üzerinde "Sansürü Gördük" yazılı pankartları müzenin duvarlarına asmaları ve kâğıttan yaptıkları uçak biçimi verilmiş “Müze Karşıtı Bildiri”leri kuşlama usulü dağıtmaları da, kurumun içinden gelen ilk tepki olan bir protest sanat eylemi olarak Türkiye sanatı tarihine geçti. Elbette Türkiye sanat ortamında bugüne kadar pek çok protest sergi, tavır ve açıklama yer aldı. Ancak bu açıklamalar zaten sisteme, müzeye, piyasalaşmaya karşı olan kesimlerce yapılıyordu. Bu kez müzeye karşı olmayan, sistemin içinden sanatçılar tarafından da ciddi bir karşı koyuş tavrı sergilendi. Bunun sonucunda müzede sergisi devam eden sanatçılar çalışmalarını geri çektiler ve sansürü de sansürü yapan kurumu da protesto ettiler.

Nusret efendinin, gafları şöyle devam ediyor; “Bazı sanatçılar imzaladıkları bir takım nesneleri veriyor, bazıları ise işi daha fazla ciddiye alıp yapıt veriyor. Buraya kadar her şey çok hoş ve sıradan. İstanbul Modern’in bu isteğine hayır yanıtı veren sanatçılar da oluyor bu arada. Neyse önemi yok, dünyanın her tarafında müzelerin bu tür numaralara başvurmalarına izin verilir çünkü onlara kar amacı gütmeyen kamusal kurumlar muamelesi yapılır, özel sektöre ait olsalar bile.” (2)

Nusret efendi, aynen itiraf ettiğin gibi müze numaraları var. Bu numaralar piyasalaşmanın bir parçası olarak her türlü oyunu, tahakkümü mübah sayar, tek geçer akçe olarak metayı tanırlar. Bu yaklaşımlar piyasa kurallarından başka kural tanımayan neo-liberal politikaların yaklaşımlardır. İstanbul Modern de aynen söylediğin gibi bir numara çekerek bu anlayışla hareket etmiştir.

“sanatçı Bubi müzeye, üzerine bir tuvalet oturağı eklediği bir sandalye yapıtı ile destek oluyor, olmak istiyor daha doğrusu. Anlaşılan o ki, hiçbir orijinalitesi olmayan ve bana kalırsa bırakın eleştirel olmayı bugünün sanat dünyasının normlarını yeniden-üretmekten başka bir derdi olmayan bu yapıt müzenin özel gecesinde müzeye bağış yapacak burjuvazinin beğenilerine hitap etmeyeceği gerekçesi ile reddediliyor.” (3)

Otodidakt olan Bubi’yi yeterince tanımadığın bu yargılarından ortaya çıkıyor. Bubi, Türkiye sanat tarihinde tabuları estetik bir dille yıkan, eleştirisini sanatın içinden yapan ve kendine özgü dil oluşturabilmiş nadir sanatçılardan biri. Bilmediğin bir şey daha; Bubi, anarşist bir sanatçı. Oturak konusunu ilk kez işlemiyor ki; bu konuyla ilgili ilk çalışmasını 1976 da, ikincisini de 1999 yılında yapmıştı. Ayrıca 1978 yılında tuvalet duvar yazıları ile yaptığı tez müstehcen bulunduğu için reddedilmişti. Gördüğün gibi Bubi’nin başına bu tür olaylar ilk kez gelmiyor. Orijinalitesi olmayan diyorsun, bugüne kadar İstanbul Modern’de sergilenen hangi işin orijinalitesi var?

Bubi’nin yapıtı Duchamp’ın “çeşme”si, Andy Warhol’un “elektrikli sandalye”si gibi maddeci kültürü eleştiren, sadece politik iktidara değil hayatın içindeki her türlü iktidara karşı çıkan bir gönderme yapıyor. Müzenin ibadethane olmadığını sanat yapıtının da tabu olmadığını Bubi üslubu ve Bubi diliyle anlatıyor, orijinalliği de buradan geliyor. 
 
 “…….Bubi kendine yapılan bu müdahalenin sanatçının özgürlüğüne yapıldığını iddia ediyor…” sanat kamuoyundan peşinen destek istiyor ve o desteği istediği gibi alamayınca da benim de üyesi olduğum Aica Türkiye (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği) başta olmak üzere sanat kamuoyuna teessüflerini aracılarla bildiriyor.” (4)


Ayrıca sanatçı, koltuğunun altına bir iş alıp sergilenmesi talebinde bulunmuyor. Küratör sipariş veriyor ve siparişi verirken de sanatçıyı özgür bırakıyor, hiçbir ön koşul koymuyor bu nedenle de müzenin önkoşulsuz verdiği siparişi reddetme hakkı yok. Daha sonra müze, satış kaygısı duyarak yapıtı verili haliyle kabul etmiyor ve aracılar vasıtasıyla yapıtta değişiklik istiyor. Sanat yapıtına müdahale ederek Bubi’den oturak bölümünü ya kaldırmasını ya da üstünü örtmesini istiyor.

İstanbul Modern’in sanatçı Bubi’nin yapıtını verili haliyle kabul etmeyip üzerinde değişiklik talep etmesi, sanatçı değişikliği kabul etmeyince de sergiden elemesi sanat yapıtına ve sanatçının özgür iradesine müdahaledir, sansürdür. Hem de bu sansür sadece Bubi’ye yapılmamıştır bütün sanatçılara yapılmıştır. Çünkü Bubi, bu konuda kamusal bir temsiliyettir.

Gaflar devam ediyor: “…….Bubi kendine yapılan bu müdahalenin sanatçının özgürlüğüne yapıldığını iddia ediyor, sanat kamuoyundan peşinen destek istiyor ve o desteği istediği gibi alamayınca da benim de üyesi olduğum Aica Türkiye (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği) başta olmak üzere sanat kamuoyuna teessüflerini aracılarla bildiriyor.”(5)

Nusret Efendi yanlış biliyorsun; Bubi, sanat kamuoyundan destek falan istemedi. Sadece kendisine yapılan sansürü kabul etmediğini kamuoyuna beyan etti. UPSD’nin kuruluş amacına ihanet ederek sansüre uğrayan sanatçıyı değil de sansürü uygulayan müzeyi haklı görmesi ve müzeden yana taraf olması sonucunda UPSD üyeliğinden istifa etti ve bunlara yönelik yaptığı basın açıklamalarıyla net ve kararlı bir duruş sergiledi.

“Bu arada, Aica’nın açıklamalarından memnun olmayan bazı anlı şanlı sanat insanları ise, Aica’yı da suçlayarak, İstanbul Modern’in şef küratörünün sanatın eleştirel ve bağımsız ruhuna ihanet ettiğini iddia ediyor ve İstanbul Modern’de sanatın ve sanatçının yanında bağımsız yeni bir şef küratör görmek istediklerini (Duchamp’ın ruhunu yardıma çağırarak) kamuoyu ile paylaşıyorlar – sanki böyle bir şey gerçekten mümkünmüş gibi.”(6)

Nusret efendi, senin gibi birilerine yaranmak için ince hesaplar yapmadığımızdan AICA’nın açıklamalarını kuruluş amacına bir ihanet olarak gördük. Sanat insanları olarak bir karşı duruş sergiledik. Sen bu yürekliliği bile gösteremedin ya…

Doğru, şef küratörün, sanatın eleştirel ve bağımsız ruhuna ihanet ettiğini söyledik. Ama İstanbul Modern’de sanatın ve sanatçının yanında bağımsız yeni bir şef küratör görmek istediğimizi de nereden çıkardın. Böyle bir talebimiz yok. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Şef küratör oraya çok yakışıyor yerine başka birini koymak niye…

“Duchamp’ın ruhunu yardıma çağırarak, kamuoyu ile paylaşıyorlar – sanki böyle bir şey gerçekten mümkünmüş gibi.”(7)

Duchamp’ın ruhunu yardıma çağırmıyoruz çünkü kendimizi o kadar aciz görmüyoruz. Sadece Duchamp’ı yâd ediyoruz, orada senin anlayamayacağın kadar ince bir empati ve idealizm var. Bu idealizmden ancak devrimci ruh anlar. Senin gibi kendini sahte sanat emekçisi zannedenler anlayamaz. 

Müzenin uyguladığı sansür karşısında “Hayal ve Hakikat” sergisinden işlerini çeken sanatçılardan birinin adını vermeden göstermelik bir muhalif ve marjinal tavır sergilediğinden dem vurup sanatçıyı edepsizlikle suçluyorsun, kendi edepsizliğini görmeden.

Nusret efendi müzeyi öyle hararetle savunuyorsun ki; heyecandan yazıda maddi hatalar yapıyorsun. Bubi’nin eseri müzeye gösterdikten sonra üstünde değişiklik yaptığını ve tuvalet oturağını eklediğini ve bu yüzden müzenin yapıtı kabul etmediğini söyleyerek kamuoyuna yanıltıcı bilgi veriyorsun. Oysa Bubinin yapıtında oturak verili halde müzeye sunuluyor. Bunu sağır sultan bile duydu, bir sen duymadın…

“Sanat alanımızda ilişkiler hiç de göründüğü gibi siyah-beyaz değil. Bir tarafta iyiler, bir tarafta kötüler yok. Ve bu ilişkiler, dışarıdan görüldüğü gibi objektif-etik ilişkiler hiç değil, fena halde öznel ve çıkar-güdümlü”(8)

Ne kadar haklısın Nusret efendi, tıpkı senin bu olayda ezilenden değil de ezenden yana, haklıdan değil de haksızdan yana taraf olman gibi. Senin bu sadakatin ve “kraldan çok kralcılığın” hem müze hem de Levent Çalıkoğlu tarafından ödüllendirilecektir. Bundan en ufak bir şüphem yok.

Görüyorsun ya, züppe kolejli edalarıyla, küstahça ahkâm kesmekle, yabancı dilden birkaç metin çevirmekle editörlük olmuyor. İyi bir editör nesnel olmalı, alanında donanmış olmalı ve en önemlisi de meslek ahlakına sahip olmalı yoksa kimse onu dikkate almaz…

Kamusallığı olan bir derginin editörü olarak nesnel olamaman, bireysel görüşlerini derginin görüşüymüş gibi sunman çok vahim. Hatta daha da ileri gideceğim bu yaptığın “Artist Actual” dergisinin tüm kamusallık alanına bir tecavüz…

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Piere Bourdieu ve Marx isimlerini telaffuz ederek yükselen sol trende gönderme yapmayı da ihmal etmiyorsun ve “görüşünü hiç birimizin onaylayamayacağı “zavallı İçişleri Bakanı”’ndan dem vurarak bitiriyorsun.

Dünyada solun yükselen rüzgarını arkana alarak kendini “biz sanatın emekçileri” diye niteliyorsun. Olmadı Nusret efendi olmadı…. Bourdieu’nun ve Marks’ın adını anarak sanat emekçisi olamazsın. O kadar kolay değil bu işler…

Ayrıca Artist Actual dergisinde editör yetkini kullanarak, sanatın kamusallığıyla ilgili konulara yer vermediğini buna karşın hangi sanatçılara yer verdiğini, kimleri parlattığını ve piyasada değer bulması için çabaladığını biliyoruz. Ama ne hikmetse bunların içinde bağımsız olarak sanat yapan bir tane bile sanat emekçisi yok. Bütün bunları yok sayıp sol trendden nemalanmaya çalışarak kamusaldan, sanat emekçilerinden söz etme. Çünkü hiç ikna edici değilsin.

“Bugünlerde bir Bubi Vakası yaşanıyor... Bazıları bu vakayı o kadar ciddiye aldı ki, onu Türkiye’deki sanat tarihinin miladı olarak görmeye bile başladı.”(9)

Bubi’nin yapıtına sansür uygulayan müzenin tutumuna karşı sanat alanından gelen karşı koyuşu, Türkiye sanat tarihinde önemli bir kırılma noktası olarak görmek yerinde olacaktır. Bu yüzden evet tam da senin söylediğin gibi bu bir milat. Çünkü bundan böyle sanat adına kamusallık sorumluluğu yüklenen özel yada kamu kurumu keyfe keder hareket edemeyecek. İstanbul Modern içinden ve dışından gelen bu protestoları sevinçle karşılamalı. Çünkü müze ilk kez ciddiye alındı ve kamusal alanda tartışıldı. İstanbul Modernin şunu kati olarak anlaması ve kamusal sorumluluğunu bilmesi gerekiyor; sanatçı varsa müze var. Müze sanatçıya ve eserine saygı duymak zorunda, bundan böyle Türkiye sanat ortamında hiç kimse sanatçıya ve eserine karşı sansür uygulayamayacak, ehli keyif davranışlarla sanatın özgürlük alanına müdahale edemeyecek…

Başka bir yazının konusu olmakla birlikte Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği Türkiye Şubesi (AICA) ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye Şubesi (UPSD) sınıfta kaldı. Çünkü; AICA ve UPSD kuruluş amacına ihanet ederek sansüre uğrayan sanatçıyı değil de sansürü uygulayan müzeyi haklı gördü ve müzeden yana taraf oldu. Bunun nedeni “tamamen duygusal”; sanatın şirketleşmesinin piyasa üzerindeki yaptırımı ve bunun üzerine yapılan hesaplar.

Nusret efendi, bir sanat dergisi editörü olarak sansürü görmezden gelmen, kamusallığı olan bir kurumun, sanat işletmecisi bir şirket gibi davranarak kapalı kapılar ardında sanat yapıtlarına tahakkümde bulunma eylemini haklı görmen hiç şaşırtıcı değil. Neden şeffaf olmadıklarını sorgulamak yerine müzenin sorgulanabilirliğini ortadan kaldıran antidemokratik tutumu desteklemen de hiç şaşırtıcı değil.

Sen de haklısın son yazdığın cümle senin bu konuya bakışını ve takındığın tutumu pek güzel ifade ediyor ama ufak bir düzeltmeyle; “cahiller bilgiç, bilgeler de cahil rolünde…”

·    (1),(2),(3),(4),(5),(6),(7),(8),(9) Nusret Polat; Artist Actual, 2012 Ocak-Şubat Sayısı, Editör Yazısı
 


Bubi'nin Yapıtı

İlgili Haberler

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome