Fındık üreticisi AKP’ye mecbur mu? - Selami İnce

20 Ağustos 2012 Pazartesi 12:24:30

AKP’nin tarım politikaları, fındık köylüsünü köyünden etti ve mevsimlik işçi haline getirdi. Ama AKP her geçen seçimde fındık diyarı Karadeniz’de oyunu artırıyor. Bunun nedenlerini, fındığı ve sorunlarını, yerinde Ordu’da araştırdık…


Her yıl Ağustos ayında başlayan“fındık hasadı” üç konuyu daha gündeme getiriyor. Birincisi, Türkiye’de hükümet eliyle tarımın tasfiyesi realitesi ve buradan kaynaklanan tartışmalar. İkincisi köylülüğün çöküşü ve çöken köylülüğün “sürdürülebilir yoksulluk” olarak kentlerdeki bodrum katlarında ve varoşlarda hükümetin “makarna – kömür” yardımıyla yoksulluğu “sürdürebilir” hatta “kalıcı”  hale getirmesi. Son olarak da çoktan bir “sürdürülebilir felaket” halini almış olan “mevsimlik Kürt işçilerin perişanlığı” ve Kürt işçilere “sırf Kürt oldukları için yapılan ayrımcılık…”

Bazı dönemler bu tartışmaların üçü birden ulusal çapta medyaya yansıdığı gibi, bazı dönemler hiçbirinin bile yansımadığı görülüyor. Bu yıl nedense konunun medyaya yansıması açısından oldukça “sakin” bir yıl geçiriyoruz. Bunun en önemli nedeni herhalde medyanın daha birçok konuda olduğu gibi bu konuyu da kanıksamış olması. Elbette bu konunun ve insanların “şok, şok, şok” bir şey olmadan ulusal çapta gündeme gelememesinin asıl nedeni de konunun taraflarının genel olarak en yoksullardan oluşması.

Üreticisinden tüccarına, işçisinden aracısına kadar kimseyi memnun etmeyen bir tarım ürünü fındık. Kimse memnun olmadığına göre, peki neden hala üretimi yapılıyor? Bu soruya kısaca cevap vermek gerekirse, büyük oranda Ordu ve Giresun’da yetişen fındığın üretici açısından alternatifi yok. Yani endüstrinin olmadığı, endüstriyel tarımın yapılmadığı Ordu ve Giresun köylüsü fındık üretmeye mecbur. İklim ve arazi koşulları da başka bir ürün yetiştirmeye izin vermiyor. Trabzon, Samsun, Bolu ve Düzce gibi kentlerde de kısmen fındık üretiliyor.

HERŞEY KAPİTALİZMİN HİZMETİNDEYKEN TARIMIN TASFİYESİ
Türkiye’de yetişen fındık aslında dünya fındık ihtiyacını da karşılıyor. Fındığının ve fındık etrafında başka şeylerin de tartışılmasının bir nedeni de bu “önem”den kaynaklanıyor. Ancak, fındığın dünyaya pazarlanmasında aracıların ya da tüccarların memnuniyetsizliğini anlamanın zor olduğunu başından söylemek gerek. Çünkü üretici ve işçinin bir şey kazanmadığı fındıktan Avrupa kapitalizmi ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin de kazanmadığını söylemek mümkün değil.

Avrupa ülkeleri tarım ürünlerini ve çiftçileri korurken Türk devletinin ve hükümetinin sadece fındıkta değil, bütün tarım ürünlerinde “desteklemeyi” kaldırdığını, tarımı tasfiye etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylemek gerekiyor. Türkiye’de bütün değerlerin, bütün mal ve hizmetlerin evrensel kapitalizmin satın alacağı bir biçime getirilmesine itina gösterildiği son dönemde tarımı, evrensel kapitalizme sunulacak hale getirmeye çalışmamak, tarımın doğrudan tasfiyesine yönelmek herhalde yine global kapitalizmin istediği bir şey.

“FINDIKTA SÖMÜRÜYE SON”
Türkiye’de öteden beri tarım ürünlerinin üreticiye para kazandırmadığı ve öteden beri üreticilerin durumundan memnun olmadığı biliniyor. Ancak üretici memnuniyetsizliği olarak buğday üreticileri ya da şeker pancarı köylülerinden daha çok fındık üreticilerinin sesi duyuluyor. 

Bunun bir nedeni Ordu ve Giresun köylüsünün fındık dışında başka alternatifi olmaması nedeniyle canı daha çok yandığı için daha çok bağırması olsa da, bir nedeni de buralarda sol bir köylü hareketi geleneğinin olması. Kökü Mahir Çayanlara kadar dayanan ve daha sonra da devrimcilerin örgütlediği “Fındıkta sömürüye son” mitingleriyle kendini gösteren Karadeniz’in sol dalgası bütün Türkiye’de hissedilmişti. Türkiye’nin genelindeki diğer tarım ürünlerine göre, oldukça küçük ölçekli “aile tarımı” olarak yapılan Ordu - Giresun fındıkçılığı, her geçen yıl sahibine daha az para kazandırıyor ve sol köylü hareketinin daha da canlanması beklenir. Ama sonuç hiçte böyle değil. Türkiye’nin en büyük  üretici mitingi geçtiğimiz yıllarda Ordu’da fındık üreticileri tarafından gerçekleştirilse de mitingden sonra gerçekleştirilen son genel seçimlerde  fındık üreticisi kentlerdeki AKP’nin oy oranı Türkiye ortalamasını 10 puan geçti. Son seçimlerde Türkiye çapında yüzde 50 dolayında oy alan AKP’nin, Ordu- Giresun-Trabzon ve Samsun’daki oy ortalaması yüzde 60 civarında. 
Son dönemde moda haline gelen “oradaydım” gazeteciği açısından söyleyecek olursak fındık diyarı Ordu’daydım ve bu yazı bir “oradaydım gazeteciliği” ürünü. Buraya kadar saydığımız her şeyi yerinde incelemeye çalıştık ve bütün sorulara cevap aradık.

YOKSUL KÖYLÜ, “DAHA YOKSUL KENTLİ” OLMUŞ
Fındığın her geçen gün daha az para etmesiyle daha da yoksullaşan fındık üreticilerinin neden kendilerini daha da yoksullaştıran AKP’ye daha sıkı sarıldığının cevabını arayalım. Bu sorunun cevabının bir kısmını, Ordu’da yaşayan yaşlı anne ve babamın fındığını toplayan fındık işçileri üzerinde yapılan gözlemlerde bulmak mümkün. Bizimkilere her sene Ordu’nun köylerinden gelen fındık işçileri bu sene Ordu’nun merkezinden geldi.

Fındık toplama işçiliği, “işçilikten” çok “köylülükle” ilgili bir şey. Yani geleneksel olarak ihtiyacı olan köylüler, ihtiyacı olan diğer köylülerin fındığını ücret karşılığı toplar. Ama bu yıl bahçede gördüğüm ama aslında yeni de olmayan bu değişiklik Ordu’nun sosyolojisiyle ve ekonomisiyle ilgili ciddi bir değişikliği de açıklıyor. Bu yıl bizimkilerin fındığını toplayan işçiler sonuçta bütün özellikleriyle köylüydü ama kentte yaşıyorlardı.

Yaklaşık 20 kişilik fındık işçileriyle yaptığım görüşmeler sonrasında şunları anladım: Köylüler, fındık artık para etmemeye başlayınca kente göçmüşler. Kentte de herhangi bir iş yapmıyorlar ama yerleştikleri bodrum katlarda, kenar mahallelerdeki kötü evlerde yeşil kartlı, makarna ve kömürlü yeni bir hayat kurmayı becermişler. Bu yeni kentli kesimin çocukların eğitimi için oradan buradan aldığı para, belediyenin yardımları, yukarıdaki birileri tarafından dağıtılan diğer yardımlarla ayakta kalmaları mümkün oluyor. Bulabildikleri ölçüde de yevmiye karşılığı, sigortasız güvencesiz işlere gidiyorlar. Bunu daha kaç yıl sürdürebilecekleri ya da bu tür bir yaşam biçiminin sürdürülebilir olup olmadığı tartışmalı.

AKP KOOPERATİFLERİ ÖLDÜRDÜ
Yani yeni kentliler, fındıktan kaybettikleri maddi katkıyı yardımlardan kazanarak “sürdürülebilir bir yoksulluk seviyesine” ulaşmış oluyor. Bize fındık toplamaya gelen herkesin köylerinde fındığı varmış. “Köyde oturup fındığın başını beklersek yaşayamayız” diyorlar. Daha önce nasıl yaşıyorlardı? Daha önce fındık üreticisi piyasanın acımasız ellerine terk edilmemişti, fındık üreticilerinin en azından kooperatifi vardı.

Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (FİSKOBİRLİK) Karadeniz fındık üreticilerinin haklarını koruyan, fındığının değerini artıran kooperatif yapılanmasıydı. FİSKOBİRLİK serbest piyasanın yanında üreticiden yana olan fındık alıcısı olarak piyasayı düzenliyordu. Örneğin fındık pazara inmeden FİSKOBİRLİK baskısıyla hükümet, fındığın taban fiyatını açıklıyor ve tüccar bu fiyattan daha yukarı ödemek zorunda kalıyordu. Çünkü, üretici zaten fındığını taban fiyattan FİSKOBİRLİK’e satacağını bildiği için ürünü hemen pazara indirmiyor, tüccarın dolayısıyla da Avrupa piyasasının da fiyatı yükseltmesini sağlıyordu.

Türkiye’de kooperatifleri öldüren yasal düzenlemeden sonra FİSKOBİRLİK de komaya girdi. AKP hükümeti, yönetimi CHP ve MHP’lilerden oluşan FİSKOBİRLİK’e yardım etme yerine, batmasına ön ayak olacak bir biçimde Toprak Mahsulleri Ofisi’ne (TMO) fındık alma yetkisi verdi. TMO geçen yıla kadar 3 yıl fındık aldı ve geçen yıldan itibaren “artık fındık almayacağını” açıkladı. Ardından hükümet “taban fiyat açıklamayacağını” duyurdu. Çünkü artık kamusal bir alıcı olmadığı için serbest piyasaya müdahale edilemezdi.

HEPSİ AKP’Lİ BİRİ MECBUREN AKP’Lİ
Serbest piyasaya müdahale edilemeyen bir durumda fındık üreticileri hızla “işçi köylü” haline gelmeye başladı.  İşte bize fındık toplamaya gelenler de bu transformasyondan nasibini alanlar. Ama bu yeni kentliler hallerinden memnun. Kimse kendini “kaybedenler” tarafında görmüyor.

Fındık işleri arasında bahçede küçük bir kamuoyu yoklaması yaptım. Kime oy verdiğini açıklayan herkes “AKP’ye oy attığını” söyledi. Birisi “kendisi istemediği halde mecburen AKP’li olduğunu”  belirtti: “Ben Numan Kurtulmuş’u savunuyordum. Şimdi HAS Parti de AKP’ye katıldığına göre…” AKP’yi neden tercih ettiğine gelince, şu cevapları verdi ve bunların tercümeleri şöyle: “Çocuk okutuyorum” (AKP bize okul masrafları parası veriyor), “sağlık hizmetleri düzeldi”, (yaşlı ve engelli için evde bakım parası alıyorum), “yollarımız düzeldi, bir sürü hizmet yapılıyor” (Kömür dağıtılıyor, başka yardımlar da veriliyor...)

İnsanca yaşamanın bu sadakalara bağlı olmadığı bilincinin gelişmemesi ya da “sosyal politikaların” önemini kavratacak bir siyasetin bu köylülere teğet geçmesi sanıyorum fındık üreticilerinin çaresizliğini artıran etkenler arasında. Fındık üreticisi, AKP politikalarının kendisini “mevsimlik işçi” haline getirdiğinin ve sadakaya bağladığının farkında değil.
Fındık işçileri arasında bir öğretmen, bir emekli polis, bir muhtar, iki üniversite öğrencisi ve kendini  “liseyi bitirmiş ama üniversiteye girememiş öğrenci” olarak tanımlayan üç kişi bulunuyordu. Bu kesim “ek gelir” olarak çalıştığını söylüyor. Hiçbiri ÖDP’yi veya EMEP’i duymamış. İki üniversite öğrencisinden biri “Bunlar TKP gibi partiler mi” diye sordu. MHP’yi ve CHP’yi yok sayıyorlar. AKP dışında en çok ilgilendikleri parti BDP’ydi. Hepsinin ortak dileği “yeter ki Kürtler bahçeye girmesin, biz her yere fındık toplamaya gideriz”di. Yerli mevsimlik işçinin Kürt mevsimlik işçiyle rekabetinden çok, Kürt antipatisinin burada daha fazla rol oynadığı kesin.

HOBİ ÜRETİCLERİ VE KÜÇÜK TÜCCARLAR
Karadeniz bir yandan bir kamu emeklisi cenneti. Kamu emeklisi olduktan sonra memleketine dönen memurlar, tekrar çiftçiliğe başlıyor. Birkaç dönüm toprakta adeta “hobi bahçeciliği” biçiminde fındık üretiyor ya da gücü kuvveti yerindeyse yine “hobi işçiliği” biçiminde fındık toplamaya gidiyor.

Fındık piyasasında kıran kırana bir mücadele olmamasında bu hobi bahçecilerinin rolü sanıldığından daha büyük. Çünkü hobi bahçeciliği sadece emeklilerin değil, çalışanların da işi. Herhangi bir işi olan biri zaten geçimini o işten sağladığı için fındığı sanki bir hobi gibi yapıyor ve geçimini sadece fındıktan sağlayan kesimden kendini ayırıyor. Bu iki kesimin hiçbir çıkar birliği bulunmuyor ve hobiciler ek gelir olarak gördükleri fındık para etmeyince de ek gelirinin biraz düştüğünü düşünüyor sadece. Beyaz, küçük burjuvaları oluşturan bu kesim fındık konusunda belki diğer bütün konularda olduğu gibi “oh olsun bu halka”  tutumu içinde görülüyor.

Endüstriyel tarıma geçişin olmayacağı gözlemlenen fındık tarımının uzun erimde en azından Ordu ve Giresun’da hobi bahçeciliğine dönüşmesi kesin. Ordu ve Giresun’da bugün sadece fındıktan geçinen neredeyse hiç kimse yok. Ancak arazinin bölünmediği ya da geniş arazi alımı yapılabilen Düzce – Sakarya gibi kentlerin endüstriyel fındık tarımına yönelmesi daha akla yatkın görülüyor.  Ordu ve Giresun’da alternatif ürün olarak düşünülen kivi üretimi ise, bir anda birçok köylünün kivi üretmeye başlamasıyla “değersiz” duruma düşmüş.
Ordu ve Giresun’da fındık eğer küresel şirketlere aracılık etmiyorlarsa fındık tüccarları da rahatsız. Derin bir sermayeye sahip olmayan, daha çok manav gibi çalışan bu kesim küresel sermaye temsilcileriyle rekabet edememekten, üreticiyle bu kesimler arasında yaptıkları aracılıktan para kazanamamaktan yakınıyor.

Bu kesimlerin ve üreticilerin en çok yakındıkları konulardan biri de “alivre satış” denen daha ürünü görmeden yapılan önceden satış. Parası olan büyük tüccarlar, kışın “nakite sıkışan” küçük tüccarların ve üreticinin, ürününü alıyor. Hasat zamanı, alivre satıştan para aldığı büyük tüccarın parasını ödemek zorunda olan ve bu yüzden fındığı ucuza kapatmak isteyen küçük tüccarla, alivre satış yapsa da fındığını yok pahasına elinden çıkarmak istemeyen köylüler arasında da bir çıkar çatışması ayrıca çıkıyor.
Fındığın en alttakileri ise, Türkiye’nin de en alttakileri olan Kürt mevsimlik işçileri… Her ikisinin derdine çözüm olacak program ve siyasetin ortada görünmediği de ayrı bir realite.

Sürdürülebilir doğal afet:  Kürt sorunu ve mevsimlik işçiler
Gazetenin diğer sayfalarında Gizem’in mevsimlik Kürt işçileriyle ilgili gözlemlerini ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Gizem ile birlikte Ordu’da Efirli ve Uzunisa mevsimlik işçi kampına yaptığımız ziyaretlerde işçilerle yapılan konuşmalardan ve fındık üreticilerinin “Kürt ameleler” hakkındaki görüşlerinden edinerek söylenebilecek ilk şey şu: “Hayır, Kürtlerle Türkler eşit değil, Kürt ve Türk işçiler de eşit değil…” Zaten “piyasanın görünmez eli” de böyle düşünüyor ki, işçi parası belirlenirken kesin bir ayrımla Türklerin, Gürcülerin ve Kürtlerin ücretleri üç kategoride belirlenmiş. Doğal olara en düşük ücret Kürtlere veriliyor.

Son dönemde Türkiye’nin bütün kentlerinde ve istisnasız bütün ortamlarda “Kürtleri savunmak zorunda” kalıyorum. Kürtleri savunduğum bütün ortamlarda hiçbir zaman bu yılki kadar tek başıma kaldığımı görmedim. Eğitim düzeyi, mesleği, yaşı, Kürtlerle doğrudan ilişkisi olup olmadığına bakılmaksızın hemen herkeste en hafif deyimle söylemek gerekirse bir “Kürt antipatisi” gelişmiş. Bütün ortamlarda Kürtler hep “haksız”, Kürtler hep “suçlu” durumda.

Kürtler, yoksullukları, mevsimlik işçi olarak çalışmaya gitmeleri, çok çocuklu olmaları, çocuklarının eğitimsizliği, anadillerinin Kürtçe olması, fındığı iyi tanımamaları, daldan fındığı yaprakla koparmaları gibi nedenlerden dolayı “hep haksız” durumda. PKK, BDP, “kaçak elektrik kullanımının bölgede yüksek olması”, “Kuzey Irak’ta kurulan bağımsız Kürdistan” veya “Kuzey Suriye’de de Kürt devleti kuruluyor” olması gibi nedenlerden dolayı da “hep suçlu” gösteriliyor. Bunları Ordu’da da yaşadım. Hem de “şehit cenazesinin gelmediği” sakin ortamlarda. Hem de “arkadaşlarla” konuşurken.

Bir arkadaş sonunda sihirli cümleyi söyledi de arkadaşlarla kısmi bir uzlaşı sağladık: “Din konusunda tartışmak doğru değil ya, artık Kürtler konusunda da tartışılmasın…” Bu aslında şu anlama geliyor: “Herkes istediği gibi dini ideoloji lehine, Kürtler aleyhine konuşabilir, sen sesini çıkarma! …“Yani egemen Türk- İslam ideolojisi en azından taşrada kesin zaferini ilan etmiş durumda. 

Ama bu zafer hiçbir biçimde Kürt çocuklarının yılın altı ayı yalın ayak tarladan tarlaya koşmasını engellemiyor ve kendi deyimleriyle Kürt çocuklarının “rezil hayatlarında” en küçük bir iyileşmeye nende olmuyor. Yıllardır binlerce Kürt çocuğu eğitim, sağlık hizmeti, oyun gibi temel çocuk ve insan haklarından mahrum olarak amale çadırlarında yaşıyor, tarlalarla çalışıyor. Sadece bu bile Kürt sorununun bir yanıyla artık “sürdürülebilir felaket” ya da “sürdürülebilir doğal afet” olarak görülmeye başlandığını gösteriyor.

Türkiye bıraksın Kürt sorununu çözmeyi, mevsimlik Kürt amelelerinin çocuklarının eğitim, barınma ve beslenme sorununu çözsün yeter!

 


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome