12 Eylül'den Bugüne İslamcı Otoriterlik- Mustafa Şen

2 Nisan 2012 Pazartesi

12 Eylül, birebir içerisinde yaşadığımız bir tarih. O yüzden bir mesafeyle konuşmak zor. İslamcılık üzerine konuşmanın ise zaten bugün ekstra bir zorluğu var. İslamcılık ya da İslamcı gelenekten gelen bir parti hakkında konuşmak bile adeta bir zorluk meselesi haline geldi.


Çünkü çok yönlü saldırıya uğramanız ya da bu kamplaşmanın bir yerinde konumlandırılmanız mümkün. AKP’nin iktidara gelmesi bir taraf için demokrasi meselesi, bir taraf için darbe meselesi haline geldi. Bu anlamda en azından soldan konuşmanın belirli zorlukları var. Fakat üzerine konuşmamız gereken bir konu. Çünkü bu doğrudan siyasetle ve demokrasiyle ilgili bir sorun. Eğer demokrasiyi ya da şu anki formuyla liberal demokrasiyi daha derinleştireceksek belki de artık İslamcılık ile ilgili daha çok konuşmamız, daha fazla tartışmamız ve daha fazla siyaset yapmamız gerekiyor. Aksi takdirde çok yönlü bir anti demokratik sürece girme ihtimalimiz var. Hatta girdik diyebiliriz. Çünkü önümüzde İslamcı bir otoriterlik duruyor.

Konuya birkaç anekdotla geçmişe dönük bir giriş yapmak istiyorum. Sene 1979’du, o zaman tutuklanıp işkence gören bir arkadaşım şunu anlatmıştı. Siyasi şubede bir hayli işkence gördükten sonra posa gibi hücreye atılıyor. Hücrede battaniye falan da yok, işkenceyi daha katmerli hale getirmek için üzerine su döküyorlar uyumasın diye, bir saat sonra bir polis geliyor ve bir tane battaniye atıyor; “Hepimiz topraktan geldik toprağa döneceğiz unutma” diyor. MSP’li imiş polis. Arkadaşım “Hiç değilse bir battaniye verdi” diye düşünmüş. Bu MSP’li polis işkence ekibindendi aynı zamanda; ama veciz bir sözle işkenceyi hafifletebileceğini düşünüyor.

Daha sonraki dönemde özellikle 12 Eylül’den sonra bir sürü E tipi cezaevleri açıldı. Mahkemeleri bitmiş, ceza almış, cezası onaylanmış bir sürü siyasi tutuklu Mamak’tan önce Adalet Bakanlığı’na bağlı olan cezaevi tutuklu evlerine, oradan da Batman, Antep, Malatya vs. gibi yeni açılan cezaevlerine gönderiliyordu. Bu cezaevlerinde ilk kabul edildiklerinde girişte bir karşılama yapılıyor. Bu karşılamanın sorularından bir tanesi de “Allah’a inanıyor musun?”du. Eğer olumlu bir yanıt verirseniz hücrede az kalıyorsunuz, dayak yemeden koğuşa sevk ediliyorsunuz. Eğer soruyu cevaplamazsanız tekrar bir dayak yiyip on – on beş gün hücrede kalıp sonra koğuşa gidiyorsunuz. Bu süreci yaşayan bir çok insandan dinlediğim için de iç rahatlığıyla söyleyebiliyorum. Düşünün ceza almışsınız zaten, dünya kadar işkence görmüşsünüz cezaevinde ya da öncesinde, bir cezaevine sevk edilince size tek bir soru soruluyor ve bir sosyal hizmet uzmanı edasında inananlar gelip din konusunda diğer mahkumlarla beraber, özellikle sol görüşlü mahkumları dine imana getirmek için faaliyetler yapıyorlar. Bu aslında İslamcılık ile 12 Eylül’ün nasıl eklemlendiğini, iç içe geçtiğini de gösteriyor.

Bu anlamda İslamcılığın mikro tarihine bakmakta yarar var. Çünkü hepimiz siyasi partiler etrafında düşünüyoruz. Bu mikro tarihten hatırladığım, mesela yine 12 Eylül’den sonra özellikle birinci ANAP hükümeti zamanında Tunalı Hilmi’de deri ceketli genç arayıp bu gençlerin peşine düşen bir ANAP milletvekili vardı. Bu olay gazetelere haber olmuştu. Onları dinden imandan çıkmış, asi, belki komünist gençler olarak görüp ava çıkıyordu. Bu örnekler bugünü anlamak açısından çok önemli. Ben fakültede öğrenciyken ev adresime durmadan dini yayınlarla ilgili kataloglar geliyordu ve şaşırıp kalıyorduk kim gönderiyor, niye gönderiyor diye ve o zaman böyle durmadan posta kutularına bir şeyler atma diye bir gelenek de yoktu. İlk algıladığınız şey şu oluyordu: Tehdit mi ediliyorum, sınanıyor muyum yoksa bu normal bir şey mi. Bu birçok insanın başına gelen bir olay. Başka bir örnek yine ilk ANAP hükümetinde sıkça olan bir şeydi. Ramazanda sahur vakti ev telefonumuz çalıyordu. Komşu mu kontrol ediyor, başkası mı kontrol ediyor bir türlü anlayamıyorduk. Yani biri bizim oruç için sahura kalkıp kalkmadığımızı kontrol ediyordu. Kontrol edildiğimizi düşünerek ışıkları açık bırakıyorduk. Bunun dışında özellikle milli görüşün yürüttüğü kampanyalar vardı. Benzin istasyonlarına mescit yapılması vb. İlk başta sadece mescit yazardı şimdi gelip geçerken dikkat ediyorsanız minare de eklendi. Bu kampanya, milli görüşçülerin her gittiği yerde namaz kılacak yer bulması için. Halbuki dinde seferilik diye bir kavram var. Buna rağmen bu kampanya birkaç yıl içinde kurumsallaştı. Diğer bir kampanya, bakkallarda tekel satışı meselesi. Bu da çok hızlı bir şekilde kurumsallaştı. Bu kampanya da bu tür ürünlerden alınan paylar günahtır diye başladı. Bütün bunlar aslında bize 12 Eylül’ün kurmak istediği toplum yapısını gösteriyor.

Türk-İslam sentezinin en azından 12 Eylül versiyonunda Türklük İslam’ın altına gömülmüş bir öğeye dönüştü. Çünkü Türk olmanın ve kalabilmenin şartı Müslümanlık olarak görülüyordu. Yani Müslüman olmadan Türk olmanın mümkün olmadığına inanılıyordu. Tabi her Müslüman Türk değildir; ama her Türk Müslüman’dır. Bu 12 Eylül’de kurumsallaşan bir düşünce. Bugün de aynı düşünce devam ediyor. Türk-İslam sentezinin kökleri 60’lara kadar hatta bana kalırsa Türk tarih yazıcılığına kadar gidiyor. Ama bunun devlet katında kabul gören ve desteklenen bir ideoloji olması 12 Eylül’le sağlandı. Sadece devlet düzeyinde desteklenmesi bu düzeyde kalsa yine de sorun başka bir ölçüde olurdu. Ama Diyanet İşleri gibi bir kurumu, İmam Hatipleri, resmi Kuran kurslarını düşündüğünüzde Türkiye’ye din devlet ilişkilerinin ayrılması anlamında laik demek mümkün değil. Diyanet İşleri, seksen bin memuru olan, bir buçuk milyar dolar bütçesi olan bir kurum. Bu paranın önemini anlamak için de şunu söyleyeyim. Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder’in yaptığı çalışmaya göre Türkiye’deki yoksulluğu katlanılabilir hale getirmek, yani en azından aç insan bırakmamak için yılda üç milyar dolar harcanması yetiyor. Yani biz o paranın yarısını din işlerine veriyoruz. İlahiyat fakültelerini, Kuran kurslarını katmıyorum. Onları toplayınca zaten iki milyar dolar kamusal bütçe ayırıyoruz. Dahası, bunların hepsi de tek bir dini yorumu öne çıkarıyor. Biraz araştırdım, Hanefilikle ilgili bir tek kitap bulabildim. Maturidilikle ilgili iki tane kitap bulabildim. Çünkü baktığınızda dünya kadar Seyit Kutup’un, Ali Şeraiti’nin, diğer bir sürü İslamcının kitabını bulabilirsiniz. Ama Hanefilikle ilgili doğru dürüst kitap yok. Bir tane kitap var. O da hayatını ve öğretisini anlatıyor.

Aslında dünyadaki İslamcılığın içinde artık Hanefiliğin bir hükmü yok. Yani burada kısa bir parantez açıp şunu söyleyeyim Hanefilik ve Maturidilik bence gerçekten liberal bir yorum. Birincisi sol jargonla söylemeye çalışırsak teori ile pratik arasında bir eşdeğerlik kurmuyorlar. Hanefi şunu diyor: Allah’a inanıyorsan, şehadet getiriyorsan Müslümansın. Farz görülen, sünnet görülen şeyleri yapmak kişinin iradesine bağlı. Bunları yapmayan birisi dinden çıkmaz; ama bunları yapmak güzeldir. Kimin iyi Müslüman olduğu tanrıyla kul arasındaki bir meseledir. Dolayısıyla bu inanç amelle imanı ayırıyor. Yani teoriyle pratiği ayırıyor diyelim. Halbuki dünyada yükselen bütün İslamcı geleneklerde amelle iman arasında bir denklik kuruluyor. İyi Müslümansan farz ve sünnetlerin hepsini yapacaksın. Yani beş vakit namazını da kılacaksın, cumaya da gideceksin, kadınsan başını da örteceksin. İyi Müslüman olmanın ve doğru Müslüman olmanın, hatta İslamcı jargonla söylersek bilinçli Müslüman olmanın kaidesi bütün bu şartlara uymaktan geçiyor. Türkiye’de de bu son yirmi- yirmi beş yıldır gelişen süreç tam anlamıyla bu. Bu, 12 Eylül’de devletli İslamcılık ya da bir devlet dini tahkim etmekle kalmadı, İslamcılığın alanını çok daha genişletti. Bu anlamda da 12 Eylül bence kesin bir dönüm noktasıdır. Çünkü iki taraftan da İslamcılığın güçlenmesine büyük bir olanak verdi. Birisi devlet katında güçlenmesine, ikincisi de toplum katında güçlenmesine… Bütün devlet kadrolarında ciddi bir dönüşüme yol açılması; birçok insanın üniversitelerden, Eğitim Bakanlığı’ndan tasfiye edilmesi; İç İşleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı gibi kritik yerlerde Türk-İslam sentezi vasıtasıyla ciddi sayıda İslamcının kadrolara dahil edilmesi gibi ciddi bir kamu bürokrasisi dönüşümü; milli görüşçülerin başını çektiği kampanyalarla toplumun dönüştürülmesi; günlük hayatın dönüştürülmesi süreci başladı ve bunlar 12 Eylül darbesiyle yukarıdan ve otoriter tekniklerle yapıldı. Bugün baktığımızda özellikle İslamcılar Türkiye modernleşmesinin yukarıdan modernleşme olduğunu, bir zorlamayla olduğunu dolayısıyla halkın değerlerine ve halka yabancı olduğunu söylüyorlar. Halbuki Türkiye’de İslamcılığın ve neoliberal politikaların, serbest piyasa politikalarının uygulanması da bir darbeyle ve yukarıdan oldu. Bir darbeyle, beş tane generalin aldığı kararlarla ve onların bir şekilde yamağı olan Özal’ın aldığı kararlarla gündeme geldi bunlar.

Bugünle ilgili birkaç şey söyleyeceğim. Birincisi bu mahalle baskısı meselesi. Şerif Mardin Hoca iki tane ayrı röportajda durumdan tedirginlik duyduğunu, artık mahalle baskısının AKP’nin de kontrol edemeyeceği bir noktaya geleceğini, mahalle baskısının herkesin üzerinde bir otorite kurarak gidişatı çok daha kötü yapabileceğini, yani demokrasinin rayından çıkabileceğini ima ediyor. Tespiti doğru ve önemli bulmakla birlikte iki tane itirazım var. Birincisi mahalle baskısı diyince işi kısmi, harici bir şeye indiriyoruz. Yani mahalle baskısı diyince gözümüzden ırak, Anadolu’da, taşrada bir yerlerde oluyor izlenimi uyandırıyor. Halbuki mahalle baskısı her yerde olabilir. Devlet dairelerinde çalışan arkadaşlar varsa bilir ramazanda bütün yemekhaneler, çaycılar kapanır “tadilat”a girer. Bu da  12 Eylül’le başlayan bir süreçtir. 12 Eylül sonrasında Siyasal’da öğrenciydim. Siyasal’da bile en az iki defa öğrenci yemekhanesinin tadilata girdiğini biliyorum. Onun dışında bütün kamu kurumlarında mescit var. Hatta cumaları oraya gitmeyen insanlara pek iyi gözle bakmıyorlar. Hatta bir şov halinde bütün herkes birden iniyor, birlikte çıkıyor. O durumda da en azından cumadan önce arazi olmuyorsanız mutlaka göze batarsınız. Sicilinize bir şey olur, yükselemezsiniz vs. İtirazımın ikinci noktası ise mahalle baskısı diyince fail ortadan kalkıyor. Yani bu mahallede baskıyı yapan kim? Komşunun kaynanası mı yapıyor, mahallenin bıçkın delikanlısı mı yapıyor? Bunu yapan birileri var ve mahalledeki herkes bu baskının öznesi değil. Birileri mağdur oluyor, birileri baskı yapıyor. Bu yüzden bence faili de bilmek lazım. Daha da tehlikelisi bu kültüralist bir açıklamaya gidebilir. Yani “Millet birbirine çok karışır zaten Türk toplumunda bireyin bir özerkliği yoktur.” gibi bir algıya sebep olabilir. Birileri birilerine karışır diye daha kültüralist açıklamaya gidip siyasi boyut ihmal edilebilir. Halbuki mesele siyasi bir mesele. Bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi, bir siyaset anlayışı çerçevesinde birileri birilerinin hayatına müdahale etme hakkı ve hayatını dönüştürme hakkı görüyor. Bu anlamda bu çerçevede düşünürsek mahalle baskısı -yine de kullanalım kavramı- bence önemli bir şey. Çünkü Türkiye toplumunda nasıl alttan otoriter eğilimlerin kaynadığını anlamamız açısından önemli.  Bizler devlet katındaki otoriterliğe gözümüzü dikiyoruz ama toplum katından gelen ciddi bir otoriterlik olabilir ve daha da kötüsü iki otoriterlik birleşebilir. Bunun birkaç örneğini de yaşadık. Linçlerde, Hrant Dink’in öldürülmesinde... Bunu Mümtaz Er Türköne’nin bir tespiti ya da sevinciyle bağlayacağım. Cumhurbaşkanı Gül seçildikten sonra Türköne şöyle bir yazı yazdı: “Artık devlet mükemmel hale geldi. Halkın değerlerine sahip birisini cumhurbaşkanı yaptık”. Aslında tam da bu en büyük tehlike. Eğer toplumla devlet bu anlamda kaynaşıyorsa ve İslamcılığı bu kaynaşmanın harcı olarak görüyorsan bu buluşmanın kendisi otoriterliktir ve faşizmdir. Faşizm zaten böyle bir şeydir. Devletle toplumun buluşması ve kaynaşmasıdır. Verev ki devletin mükemmel olmasından zaten korkmak lazım. Çünkü hiçbirimize bir alan kalmaz. Mükemmel olmasın, biraz toplumdan uzak olsun ki kalan alanda biz siyaset yapalım ve demokrasiyi savunalım; çünkü demokrasi böyle bir şey. Devletle toplum kapandığı zaman zaten siyasete, demokrasiye gerek yok. Çünkü halkın değerleri hiçbir zaman yeknesak ve kimsenin tekelinde olan bir şey değildir.

Şu tespitle kapatayım. Aslında ömrümüzün çoğu 12 Eylül’le geçti; ama görünen o ki 12 Eylül bitmedi, yaşıyor ve savaşıyor; ama başka formlarda, başka içeriklerde belki. Yani o günkü biçimiyle bir toplu cezalandırma, toplu işkence ve toplu bir hapis halinde değil. Ama bu otoriterliğin devam etmesi, demokrasinin ve siyasetin alanının daraltılması anlamında ben 12 Eylül’ün hala yaşadığını ve savaştığını düşünüyorum. Daha da kötüsü 12 Eylül’ün meşrulaştırdığı birçok kavram, düşünce biçimi iyi kötü kendini eskiden solda gören insanlarda da yankısını ve desteğini buluyor. Bu zihniyet artık çok meşru bir hale gelmiş durumda. Buradan korku ve karamsarlık çıkarmak istemem. Çünkü kendi geleceğimizle ilgili bir şey yapacaksak ancak siyaset yaparak, daha çok mücadele ederek, bu anlamda da demokrasiyi savunarak bir yere gidebiliriz ve kendinde mücadele etme, demokrasiyi savunma ve bu yönde siyaset yapma enerjisini bulan bir sol var.

*TAKSAV tarafından düzenlenen, '12 Eylül Sürerken' söyleşisinden derlenmiştir.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome