Arap Dünyası’ndaki Ardışıklık Üzerine- Perry Anderson

13 Aralık 2011 Salı

2011 yılının Arap Ayaklanması az görünen bir tarihsel olaylar sınıfına aittir: bütün bir bölgede birbirini tetikleyen siyasi ayaklanmalar dizisi.


Bu olayların hepsi kendi zaman ve mekânına özgüydü, aynı Arap patlamalarının zincirinin olacağı gibi. Hiç biri iki yıldan kısa sürmedi. Bu Aralık kibrit Tunus’ta yakıldı beri, Mısır, Bahrain, Yemen, Libya, Oman, Ürdün ve Suriye’ye yayılan alevlerle birlikte yalnızca üç ay geçti; ortaya ne çıkacağı konusunda yapılacak her hangi bir tahmin “erken doğum” olacaktır. Daha önceki ayaklanmalar üçlüsünün en radikal olanı 1852’de mutlak bir mağlubiyetle sona erdi. Diğer ikisi zafer kazandı ama zaferin meyveleri genelde acıydı: kesinlikle bir Bolivar’ın ya da Bohley’nin umutlarından uzaktı. Arap ayaklanmalarının nihai kaderi bu iki desenden birine benzeyebilir. Ama kendine özgü olması daha muhtemel.


1
Çağdaş siyaset evreninde iki özellik Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı birbirinden ayırdı. İlki, geçmiş yüzyıl boyunca bölgedeki Batı emperyalizm tutuşunun kendine özgü yoğunluğu ve dayanıklılığıdır. Körfezin bir İngiliz hamilik dizisi, Aden’inde İngiliz Hindistanı’nın bir ileri karakolu haline geldiği Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Fas’tan Mısır’a, Kuzey Afrika’nın sömürge kontrolü Fransa, İtalya ve İngiltere arasında paylaşılmıştı. Savaştan sonra, Avrupa’nın son büyük bölgesel gasp partisi olarak Osmanlı Devleti’nin onların elinde Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Maveraünnehir haline gelecek artıkları İngiltere ve Fransa’ya kaldı. Yasal sömürgecilik Arap dünyasına çok geç ulaştı. Sahra altı Afrika,  Güneydoğu Asya, Hint Yarımadası ve Latin Amerika Mezopotamya ve Doğu Akdeniz Bölgesi’nden çok daha önce alınmıştı. Yine de, bu diğer bölgelere benzemeyecek şekilde bu bölgede sömürgecilik sonrası dönemde kolonilerden çekilme sürecine kesintisiz bir emperyalizm savaşları ve müdahaleler serisi eşlik etti.

2
Bu 1941’de İngilizlerin Irak’a yeni bir kukla hükümdar kurmak için yaptığı keşif gezisi kadar erken başlar ve 1938-39’da İngilizlerin ezdiği Filistin ayaklanmasının mezarı üzerindeki Siyonist devlet ile çoğalır. O andan sonra bazen ortaklaşa, bazen de temsilci gibi çalışarak ama bölgedeki gerginliğin göstergesi olarak artan frekansla genişleyen sömürge gücü, Arap dünyasını elinde tutma konusunda İngiltere ve Fransa yerine ABD’nin ortaya çıkışıyla bağlantılıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri her bir on yıl kendi süzeren devletini ya da yeni yerleşenlerden şiddet gördü. Kırklı yıllarda İsrail’in Filistin üstüne saldığı nakba geldi. Ellilerde ise Mısır’a Anglo-Fransız-İsrail saldırıları ve Lübnan’a Amerikan’ın varışı. Altmışlarda İsrail’ün Mısır, Suriye ve Ürdün’le Altı Gün Savaşı. Yetmişlerde neticesi ABD’nin elinde olan Yom Kippur Savaşı. Yetmişlerde İsrail’in Lübnan’a saldırıları ve Lübnan intifadasının çöküşü. Doksanlarda, Körfez savaşı. Son on yılda da ABD’nin Irak savaşı ve işgali. Yine bu onyılda, NATO’nun 2011’da Libya’yı bombalaması. Bütün saldırganlık eylemleri de Washington, Londra, Paris veya Tel Aviv’de doğmadı. Bölge yerlilerinin ordu kargaşaları da yeterince sık görülüyor: altmışlardaki Yemen iç savaşı, Fas’ın yetmişlerde Batı Sahra’yı alması, seksenlerde Irak’ın İran’a saldırısı ve doksanlarda Kuveyt’in işgali. Ama bu olaylarda Batı’nın müdahilliği ya da tamamen görmemesi de olmadı değil. Bölgede çok az şey emperyalizmin dikkati ve –gerektiği yerde- kuvvet ve finans uygulamaları olmaksızın kıpırdadı.

3
Avrupa ve Amerika’nın Arap dünyasındaki müdahale ve uyanıklığının sıra dışı seviyesinin nedenleri oldukça basit. Bir tarafta Körfez’de, deniz hava ve kara üsleri ile Irak’ta ileri karakollardan, Mısır, Ürdün, Yemen ve Fas’ta güvenlik kuruluşlarının derin nüfuzuna geniş bir stratejik yerleşkeler yayı oluşturarak Batı’nın yoğun enerji ekonomileri için can alıcı olan Dünya’nın en geniş petrol rezervlerinin bir noktada toplandığı mahzen var. Diğer tarafta ise, Amerika ülkenin en güçlü göçmen topluluğuna kök salmış, hiçbir parti veya başkanın hakaret etmeye cesaret edemediği Siyonist bir lobiye ev sahipliği yaptığından ve Avrupa hala Shoah soykırımının yükünü taşıdığından kurulan ve korunması gereken İsrail var. İsrail’in işgal gücü hala Batılı patronlara dayandığından, patronları, İrgun ve Lehi’nin kendi zamanlarında yaptıkları gibi bölgedeki emperyalist düzenlemeye tavan yaptırarak terör eylemleri yapan İslamcı grupların intikamının hedefi haline geliyor. Dünyanın başka hiçbir bölgesi böylesi bir sürekli hegemonik endişe seviyesinin tadını çıkarmadı.

4
Arap dünyasının ikinci ayırıcı özelliği, yasal sömürgelerden çekilme sürecinden beri onu avlayan muhtelif tiranlıklar. Geçmiş otuz yılda, Özgürlük Evi’nin anladığı şekliyle, demokratik rejimler Latin Amerika’dan Sahra altı Afrika’ya ve Güneydoğu Asya’ya yayıldı. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da benzeri hiçbir şey olmadı. Burada, her çizgiden despot egemen olmaya devam etti, zaman ve hale göre değişmeden kaldılar. Roosevelt’in sözleşmesinden beri Amerika’nın bölgedeki eyeri olan Sudi ailesi başıboş şekilde yarımadayı neredeyse yüzyıldır yönetiyor. Gulf ve Oman’a Birleşik Arap Emirlikleri döneminde Hindistan’daki İngiliz yönetimi tarafından konulmuş ya da desteklenmiş cüzi şeyhler tebaalarını dinleme hareketlerine, kapı komşusu Washington’daki Vahabi yardım toplantılarına katılmaktan daha çok ihtiyaç duyuyorlardı. Ürdün ve Fas’taki Haşimi ve Alevi hanedanlar- ilki İngilizlerin, ikincisi Fransa’nın sömürgecilik mirasının yarattıkları- parlamenter görünümün birazcık daha fazlasıyla güçlerini üç kraliyet otokrasi nesli boyunca aktardılar. Bölgede Batı’nın en iyi arkadaşları olan bu rejimlerde işkence ve cinayet rutindir.

5
Her biri bir sonraki kadar vahşi diktatörlükler olan ve hanedanlık olma konusunda monarşilerden aşağı kalmayan dönemin göstermelik cumhuriyetleri de pek farklı değildi. Bu konuda da yöneticilerin kolektif dayanıklılığının başka bir yerde paraleli yoktur: Kaddafi 41, baba ve oğul Esatlar 40, Saleh 32, Mübarek 29, Ben Ali 23 yıl hükmetti. Başkanlığı Brezilyalı generaller benzeri bir davranışla yönlendiren Cezayir ordusu, baskının diğer bütün prensiplerine saygı duyarken bu norma bağlı kalmadı. Bu rejimlerin dışarıya karşı duruşlarında hegemonyaya boyun eğerlikleri bu kadar homojen değildi. Sadece Birleşik Devletler’in lütfuyla 1973te ordu bozgunundan kurtulan Mısır diktatörlüğü, o andan sonra Sudi Krallığı’ndan da az operasyon bağımsızlığıyla Washington’ın pençesi haline geldi. Yemen yöneticisi, teröre karşı savaş için ödenecek bir bedel anlaşmasıyla satın alındı. Tunus Avrupa’da patronlar yetiştirdi, esasen Fransa’da ama yalnızca orada değil. Doğal kaynaklardan gelen bolca gelirin tadını çıkaran Cezayir ve Libya’nın artan bir genel boyun eğme halinde olma durumunda daha çok otonomi payı oldu: Cezayir’in İslamcı muhalefeti katliama uğratarak Avrupa’nın hayır dualarını alması, Libya’nın geçmişinin kefaretini ödeyip İtalya’ya kar getiren yatırımlar yapması gerekti. Dayanan bir tek Suriye kaldı geriye, o da Golan Heights kurtulmadan teslim olamıyordu ki bunu da İsrail engellemişti, ve Lübnan’ın tüm fosil mozaiğinin Sudi parası ve Batı aklının ellerine düşmesini istemiyordu. Öte yandan bu istisna bile kolayca Kum Fırtınası Operasyonu ekibine sokulmuştu.

6
Bölgenin iki belirleyici özelliği, Amerikan emperyalizminin sürekli bastırması ve demokratik kurumların devam eden yokluğu, birbirine bağlantılıdır. Bu bağ basit bir köken meselesi değil. Demokrasinin sermayeye tehdit oluşturduğu yerlerde, ABD ve yandaşları onu ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi, aynı Mossadegh, Arbenz, Allende ve yakın zamanda Aristide’ın gösterdiği gibi. Tam tersine de, otokrasi gerekliyse iyi korunur. Kabile sadakaları ve göçmen işçilerin teri üzerinde yatan Arap ülkelerinin despotlukları Pentagon’un bir gecede korumak için müdahale edeceği ABD eliyle gelen barışın küçük dişlileri. Bölgedeki her yerden daha geniş şehir nüfusunu yöneten diktatörlükler – krallık ya da cumhuriyet- bir şekilde daha taktiksel düzenlere müsait olmuş. Ama bu tiranlıkların tamamı ABD tarafından yaratılıp dayatılmaktan daha çok ondan yarım ve destek gördü. Her ne kadar Washington tarafından iyice sulanmış olsa da her birinin yerel tabii kökleri var.

7
Lenin’in meşhur görüşüne göre, demokratik bir cumhuriyet kapitalizm için ideal kabuktur. 1945’ten beri Batılı hiçbir stratejist buna karşı çıkmadı. Avrupa-Amerika imparatorluğu onlarında hegemonyaya saygı duyduğunu varsayarak prensipte Arap bir diktatör yerine bir demokratla uğraşmayı tercih eder. Bu seksenlerden beri yeni demokratikleşmiş bölgelerde nadiren zorluk çıkardı. Neden Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da aynı süreç uygulanmadı? Esasen, ABD ve müttefikleri, bölgedeki uzun emperyalist şiddet tarihlerinden ve İsrail’in bitmez tükenmez haraçlarından ötürü bundan korktukları için seçimler konusunda rahatlık hissedememiş olabilirler. Süngünün ucunda müşteri bir rejim uyduruverip, bir de ona yeterli oy toplayabilmek, mesela Irak’ta, kolay bir şey değil. Cezayirli generallerin ve El Fetih diktatörlerinin fark ettiği üzere daha özgür seçimler de başka bir mesele. Her seferinde, Batı baskılarına yeterince tabi olmamakla eleştirilen İslamcı güçlerin demokratik zaferleriyle yüzleşen Avrupa ve ABD iptali ve baskıyı alkışladı. Emperyalist ve diktatör mantıklar birbirine dolaşmış kaldı

8
İşte bu uçurumda sonunda bölgenin iki kültürel ortaklığı, din ve dilin kolaylık sağladığı bir ardışıklıkla Arap ayaklanmaları ortaya çıktı. Silahsız vatandaşların her yerde gaz ve su baskısıyla karşılaşan ve örnek alınacak cesaret ve disiplinle yönetilen kitlesel gösterileri ayaklanmaların mızrağı oldu. Ülke ülke, ağır basan talepler müthiş bir şiarla yükseldi: Al-sha’b yurid isquat al-nizam- “Halk rejimin düşmesini istiyor!” Yerel despotlukların yerine, meydan ve sokaklardaki geniş kalabalıkların istediği şey siyasi özgürlük. Demokrasi, terim olarak yeni olmasa da- sanal olarak her rejim bol bol kullandı- gerçeklik olarak bilinmeyendir, çeşitli ulusal hareketlerin bilinçliliğinin paydası olmuştur. Nadiren kesin bir yapısal reformlar seti olarak telaffuz ediliyor, çekici gücü ise olumlu tariflerinden çok statükonun olumsuzluğundan – bir diktatörlüğün olmadığı her şey şeklinde- geliyor.  Eski rejimdeki üst tabakanın yozlaşmasını cezalandırmak, daha sonra gelecek kurumlardan daha belirgin görünüyor. Ayaklanmaların dinamiği de bu iş için biçilmiş kaftan olmaktan aşağı kalmıyor. Amaçları, en klasik haliyle, tamamen siyasi: özgürlük.

9
Ama neden şimdi? Rejimlerin nefret uyandıran kadrosu kendilerine karşı kitlesel ayaklanmalar tetiklemeksizin on yıllardır değişmeden kaldı. Ayaklanmaların zamanlaması, amaçlarıyla açıklanamaz. Sadece yeni iletişim kanallarının ortaya çıkmasına da atfedilemez: Al-Jazeera’nın ulaşması, Facebook veya Twitter tabi ki iş gördü ama ayaklanmanın ruhunu kurmuş olamazlar. Büyük çayırlardaki yangını başlatan kıvılcım cevabı sunuyor. Her şey Tunus’un art ülkesinde küçük bir kasabada dilenci konumuna getirilmiş bir sebze satıcısının ümitsizlik içinde ölümüyle başladı. Şu an Arap dünyasını sarsan gürültü patırtının altında volkanik sosyal baskılar vardı: dünyada paraleli olmayan demografik piramidin anısına gelirin kutuplaşması, artan yemek fiyatları, konut yokluğu, okumuşların-ve okumamışların- kitlesel işsizliği. Dünyanın çok az başka bölgesinde toplumun altında yatan kriz bu kadar akuttur, ya da yeni nesilleri bütünleştirebilecek herhangi kayda değer bir gelişme modelinin yokluğu bu kadar açık.

10
Bu tarihe kadar, daha derin toplumsal baharlar ile Arap ayaklanmasının siyasi emelleri arasında tam bir kesinti dışında her şey oldu. Bu şimdiye kadar kısmen ana tesadüfler kompozisyonunu yansıttı. Büyük şehirlerde – Manama istisnadır- öyle olmadı, genellikle sokaklara güçle dökülenler yoksullardı. İşçiler henüz devamlı bir grev oluşturamadı. Köylüler nerdeyse ortaya bile çıkmadı. Bu on yıllardır süren sahipsizler arasındaki her hangi bir kolektif organizasyonun başını ezen polis bakısının etkisi. Bunun tekrar ortaya çıkması zaman alacak. Kesintiler ayrıca Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizmin güveninin sarsılıp radikal itirafçılığın kısırlaştırılıp geriye paspartu olarak sadece bitkin İslam’ın kalmasıyla toplumun aynı on yıllarda içinde kaldığı ideolojik karmaşanın sonucu. Bu diktatörlük tarafından yaratılan durumda, ayaklanmaların lügati siyasi bir söylevde, başka bir şey değil, diktatörlük – ve onun düşüşü- dışında bir şey üzerine odaklanamazdı.

11
Ama özgürlüğün tekrar eşitlikle ilişkisinin kurulması gerekiyor. Onların beraberliği olmaksızın ayaklanmalar kolaylıkla miadını doldurup eski düzenin parlamenter haline dönüşebilir, artık patlayıcı toplumsal gerilimlere ve enerjilerine savaşlar arası dönemdeki çökmüş oligarşilerden daha fazla yanıt veremez. Arap dünyasında solun yeniden ortaya çıkmasının stratejik önceliği, bu toplumsal baskıların optimal kolektif ifadesini bulacağı siyasi özgürlükler için savaşarak ayaklanmalardaki yarığı kapatmak olmalı. Bu bir tarafta şu anlama geliyor: tüm acil durum yasalarının bütünüyle fes edilmesi; yönetici partinin çözünmesi veya yönetici ailenin tahttan indirilmesi; devlet organlarının eski rejimin süslerinden temizlenmesi ve liderlerinin adaletle yüzleşmesi. Diğer tarafta ise, önceki sistemin kalıntıları süpürüldükten sonra yasaların yazılmasında detaylara dikkatli, yaratıcı bir ilgi demek. Anahtar gerekler burada: sivil kuruluş ve işçi sendikaları için kısıtsız ifade ve örgütlenme özgürlüğü; biçimi bozulmamış – bu da ilk yapan değil, orantılı demek- seçimler; tam yetkili, mutlak başkanlıklardan kaçınmak; iletişim alanında tekellerin – devlet ya da özel- engellemesi; toplum refahı için en avantajsız olanların meşru hakları. Ancak böyle bir çatı altında ayaklanmanın başladığı toplumsal adalet talepleri fark etmeleri gereken kolektif özgürlükle açılabilir.

12
Ayaklanmada başka bir eksiklik kayda değer oldu. Ardışıkların en meşhurunda, Avrupa 1848-49’unda sadece iki değil, üç çeşit temel talep birbirine dolanmıştı: siyasi, toplumsal ve ulusal. Peki Arap 2011’ine ne demeli? Şu tarihe kadar ayaklanmaların bir tanesi bile ABD ya da hatta İsrail karşıtı bir gösteri ortaya koymadı. Mısır’da Nasserizmin düşüşüyle Arap milliyetçiliğinin tarihsel güven kaybedişi şüphesiz bunun bir sebebi. Amerikan emperyalizmine karşı gelişen sonraki direnişler göz yumanlar kadar baskıcı, başka hiçbir alternatif siyasi model sunmayan rejimlerle tanımlandı –Suriye, İran, Libya gibi. Şu hala vurucu bir nokta, anti-emperyalizm, emperyalizmin en çok görüldüğü bölgede –henüz- havlamamış bir köpek. Bu sürebilir mi?

13
ABD şu tarihe kadarki olaylara iyimser yaklaşmayı göze alabilir. Körfez’de deniz üssünü tehdit edebilecek bir Bahreyn ayaklanması 1849’un geleneğiyle, hanedan içi dayanışma gösterisiyle ezildi. Sudi ve Haşimi krallıklar sıkı durdu. Selefilik karşısında Yemen kalesi sallantılı görünüyor ama yükümlü diktatör atılabilir. Mısır ve Tunus’ta yöneticiler gitti ama Pentagon’la mükemmel ilişkisiyle Kahire ordu hiyerarşisi hala var ve iki ülkede de çıkabilecek en büyük hareket İslamcılık. Daha önce, Müslüman Kardeşler ya da bölgesel birleşmelerinin hükümete girmesi Washington’da akut alarmlara sebep olurdu. Fakat Batı artık Arap topraklarında çoğaltılacak güven verici ozalit baskıya Türkiye’de sahip. AKP NATO’ya ve neoliberalizme ne kadar sadık olduğunu ve doğru dozda gözdağı ve baskının, dindar ama liberal bir demokrasinin, cop sallamanın ve Kuran’ın ne kadar yetkin olabileceğini gösterdi.  Eğer Kahire ya da Tunus’a bir Erdoğan bulunursa Washington Mübarek ve Ben Ali’yle değiştirmek için her türlü sebebe sahip olacak.

14
Böyle bir bakışta, Libya’ya bir kerede Batı’nın demokratik güven mektularını cilalayıp “uluslararası toplum” saflarının yeni acemisini benimseyerek yapılacak ordu müdahalesi pastanın kaplama kreması olarak görülebilir. ABD için ihtiyaç değil lüks olarak NATO’nun inisiyatifi Suez keşif gezisinde olduğu gibi zaman sıçramasındaki çıkrık gibi tekrar oynatarak İngiltere ve Fransa’dan geldi. Bir kez daha Sarkozy’yi Ben Ali ve Mübarek’le olan yakınlığından arındırmak ve anketlerdeki felaket düşüşünü önlemek için Paris önder oldu, Cameron’un sıkça telaffuz edilen Blair’i geçme arzusuna izin vermek için Londra takip etti; Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği ve Arap Birliği İsrail’in 1956’daki halinin zayıf bir taklidiyle bu işe kılıf sağladı. Ama Kaddafi Nasser değil ve bu sefer sonuçlardan korkmak için çok az sebeple ve Obama hegemonik protokolün ABD’nin sadece göstermelik liderlik yaparak nihai başarıya uyup sağlayıp Belçika ve İsveç gibi dövüşçülerin havada ne kadar cesur olduğunu göstermelerine izin vermesini gerektirmesine razı olabilir.  Bugünki Amerikan rejiminde Clinton’dan kalanlar için, bunun bir bonusu da Irak’taki başarısızlıktan sonra insani müdahalenin rehabilitasyonu olacak. Fransız medyası ve aydın kesimi tahmin edilebilecek üzere ülkelerinin bu emek çizgisinde onurunu geri kazanmasını coşkuyla karşıladılar.  Ama Amerika’da bile siniklik çok yaygın: Libya’nın kazına yapılan sos, açıkça Bahreyn ya da başka bir kaz için değil.

15
Şu an için, bunların hiçbiri ayaklanmadan beri toprak kaymasının yüzeyini dalgalandırmadı.  Hegemonya gücünün uyanıklığı, ulusal meselelerin endişesi, Libyalı muhaliflere duyulan sempati ve bu bölümün çabukça biteceği umudu birleşip Batı’nın son bombardımanına olan tepkileri susturdu. Yine de bu devam etmekteki türbülans içinde ulusalın, siyasi ve toplumsaldan sonsuza kadar ayrılacağı muhtemel durmuyor. Müslüman dünyasında ayaklanmanın doğusunda Irak, Afganistan ve Pakistan’ın ABD savaşları henüz kazanılmadı, İran kuşatmadı mantıksal sonuçlanmasından uzak ve merkezinde de West Bank işgali ile Gazze kuşatması önceki gibi sürüyor. Demokratik rejimlerin en ılımlısı bile kendini bu emperyalist nüfuzdan ve sömürgeci vahşetten korumakta güçlük çekebilir.

16
Arap dünyasında milliyetçilik genellikle kırpılmış bir değerdir. Bölgedeki ulusların çoğu – Mısır ve Fas istisna- Batı emperyalizminin suni yarattıklarıdır. Sahra altı Afrika’da ve ötesinde olduğu gibi sömürge kökenleri hiçbir zaman sömürgecilerin çizdiği yapay sınırlar içinde kristalleşen sömürge sonrası kimliklere engel olmadı. Bu bağlamda, her bir Arap ulusu bugün bir diğeri kadar gerçek ve baş eğmez kolektif bir kimliğe sahip. Ama bir fark var. Kutsal metinlerde birbirine bağlanmış dil ve din, tarihi açıdan çok güçlü ve hiçbir ulus devletin yüksek Arap ulusu fikrinin yükünü taşımaması, tek bir ekümen olarak kalması için duran kültürel ayraçlardı –ve hala öyle. Bu fikir ortak bir Arap- Mısırlı, Iraklı ya da Suriyeli değil- milliyetçiliğini yükseltti.

17
Bunu da Nasserizm ve Baaterizmin yükselişi, bozulması ve düşüşü izledi. Bugün tekrar dirilmeyecekler. Ama eğer ayaklanma devrime dönüşecekse onların arkasındaki dürtü yok edilmeli. Özgürlük ve eşitlik tekrar birleştirilmeli. Ama birlik olmadan bu derece etrafça hırpalanmış ve içinde birbirine bağlı bir bölgede kesinliği riske atıyorlar. Ellilerden beri, her hangi bir tür ilerleme için Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da muhtelif ulusal egoizmin bedeli ağır oldu. İhtiyaç olan  şey Arap Birliğinin önerdiği dayanışma karikatürü değil, Castro’nun mükemmel bir adaletle “Birleşik Devletler Sömürge Bakanlığı” dediği günlerde Amerikan Eyaletleri Organizasyonu‘nun (OAS) başarısızlık ve ihanet kaydıyla yarışabilecek kayıtlara sahip bir ceset. Gereken şey  alakasız birkaç kimsenin fena bir bolluktayken umutsuz çoğunluğun yoksulluğunu değil, petrol zenginliğinin Arap dünyasındaki nüfusa orantılı, eşit dağıtımını göze alabilecek cömert bir Arap enternasyonalizmi. Daha yakın gelecekte öncelik açık: Sedat’ın –Mısır’a kendi askerlerini kendi bölgesinde özgürce hareket ettirecek iktidarı bile vermeyen, İsrail’in gözlemleme rolü bile yapmadığı Filistin’le ilgili olan çatı antlaşması kendi içinde rezil olan bu antlaşma çorbası için müttefiklerinden kaçan- İsrail’le imzaladığı alçak antlaşmanın yasal olarak geçersiz olduğunun bileşmiş bir bildirisi. Demokratik Arap ağırbaşlılığının son sınavı burada yatıyor.

Çeviri: Yasemin Göl


Diğer Yazılar

Gündem | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için info@muhalefet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome