Milyarderi mi yoksa milyoneri mi seçecekler? - Hayri Kozanoğlu

8 Kasım 2016 Salı


Bugün ABD’de başkanlık seçimi için sandık başına gidiliyor. Kazananın kim olacağını henüz bilmesek de; kaybeden şimdiden belli: Amerikan emperyalizmi. Çünkü bilindiği gibi ABD askeri, ekonomik gücüyle, belki de onlar kadar önemli, ideolojik ve kültürel egemenliğiyle 2.Dünya Savaşı’ndan beri dünyanın hegemon ülkesi; hem de başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Hillary Clinton veya Donald Trump hangisi başkanlık koltuğuna oturursa, şimdiden yıpranmış, inandırıcılığını ve prestijini yitirmiş biri Beyaz Saray’ın yolunu tutacak.
 
Tüm seçim süreci tarafların birbirini suçlamasıyla, pisliklerini bir bir ortaya dökmesiyle geçti. Üstelik iki taraf da iddialarında haklıydı. Bunları sırf solcular, muhalifler söylemiyor, bizzat Amerika’nın en yetkili yayın organları Washingthon Post ve New York Times ifade ediyor. Her iki gazete de, başkanlık kampanyasının Amerika’nın kredibilitesini zayıflattığının, kendi yurttaşları ve dünya kamuoyunun gözünde imajını zedelediğinin altını çiziyor.
 
Seçim sonrası süngüsü düşmüş, verdiği ahlaki mesajlar bizzat kendi başkanı suretinde tekzip edilmiş bir Amerika’nın dünya liderliği iyice tartışmalı hale gelir. Tarihin Sonu tezleriyle ifade edilen, kapitalizmin nihai zaferi safsatası da artık yeterince alıcı bulmaz. Neo-liberalizm, küreselleşme, “malların, hizmetlerin, işçilerin ve sermayenin” serbest dolaşımıyla sembolize edilen özgürlükler derken kapitalizmin kendisi sorgulanmaya başlar.
 
2016 seçimleri, küresel ölçekte ABD’nin ekonomik ağırlığının azaldığı; Ortadoğu’yu egemenliği altında tutma stratejisinin çöktüğü, Obama döneminde gündeme gelen Çin’i kuşatma hamlesinin ekonomik ayağı Trans-Pasifik Ortaklık anlaşmasının (TPP) hem iki aday tarafından da reddedildiği bir kavşakta gerçekleştiriliyor. En yakın müttefikleriyle, Almanya’yla Deutsche Bank üzerinden, Suudi Arabistan’la 11 Eylül 2001 saldırısının sorumluluğu zemininde ters düşen, İran’a yönelik yaptırımların gevşetilmesinin nemasını Avrupalı ve Asyalı rakiplere kaptıran iyice sıkışmış bir ABD’den söz ediyoruz.
 
Liberter Parti’nin adayı Gary Johnson’u sol saymazsak, Yeşil Parti’den Jill Stein’ı, Sosyalist Eşitlik Partisi’nden Jerry White’ı sosyalistler açısından “ahlaki sığınak” olarak nitelendirebiliriz. Ne var ki, geçmişte Ralph Nader’in kampanyaları ölçüsünde dahi bir ses yükseltemediklerini göz önüne alarak, Clinton-Trump seçenekleri üzerinde biraz daha yoğunlaşabiliriz.
 
Düzenin adayı: Hillary
 
Hillary’e ilişkin, “sağlığı başkanlığa elverir mi?” argümanını insani bulmadığımız için pas geçersek, “Wall Street’in adayı” olduğu iddiası üzerinden devam edebiliriz.
 
Başta Glass-Steagull yasasını iptal ederek, ticari bankalarla-yatırım bankaları arasındaki duvarları kaldıran düzenleme, “ABD’deki finansallaşmanın” vebalinin 1992-2000 arasındaki Bill Clinton döneminin sırtında bulunduğu ön kabulünü doğruluyor. Hillary’nin zevcesine yönelik tasarımı iptal etmesi haliyle beklenmiyor. Zaten kendisi de New York senatörü sıfatıyla bizzat Wall Street’i temsil etmişti. 2013-2015 döneminde Wall Street bankalarından, hedge fon benzeri finansal kuruluşlardan 12 konuşma karşılığında 3 milyon dolar civarında ücret aldığı bildiriliyor. Bill Clinton’un ise vakıf aracılığıyla, çoğu George W. Bush ile partner olarak konuşmalardan ve danışmanlıklardan 50 milyon dolar üzerinde bir kazanç sağladığı hesaplanıyor. Ailenin üçüncü ferdi Chelsen Clinton da, hedge fund yöneticisi Març Mezvinsky ile evlenerek “Wall Street’in gelini” oldu, şimdi de Clinton Vakfı’nda aktif görev alıyor.
 
Hillary’nin dışişleri bakanlığı görevinden en önemli iftihar kaynağı “geldik, gördük, öldü” sloganıyla ifade ettiği Libya’da Muammer Kaddafi’nin devrilmesi operasyonu. Dolayısıyla Libya devletinin çöküşünden, sonrasında çıkan ağır maddi ve ekonomik hasarda ciddi vebali bulunuyor. Trump’a “Putin’in adayı” sıfatını yakıştırarak Rusya ile gerginleşmeye teşne olduğu izlenimi veriyor. Esad’ı askeri yöntemlerle devirme kararlılığının altını çiziyor. Irak işgaline sonuna kadar sahip çıkıyor.
 
“Çevre, feminizm, kültürel çeşitlilik” gibi konularda “liberal” mesajlarla seçim yarışında tutunmaya çalışıyor. Öteden beri Demokrat partinin oy tabanını oluşturan sendikalı işçilere “bir parmak bal” kabilinden verilecek bir mesajı bulunmuyor. Kendisinin mimarı olmakla övündüğü Sağlık reformunun bile yeterince arkasında duracak gücü kalmamış durumda.
 
Uluslararası sermayenin en etkili yayın organlarından İngiliz Financial Times bile, Hillary’e desteğini ilan eden makalede, orta sınıfı ezen sadece yüzde 1’i zenginleştiren tasarıma el atmasını öneriyor. Amerikan rüyasının hem ABD yurttaşları, hem de göçmenler nezdinde elle tutulur bir yanı kalmadığını vurguluyor. Bırakın uygulanmasını, Hillary’nin programında bu sorunları çözecek bir ufuk ne yazık ki bulunmuyor.
 
Baştan faul aday: Trump
 
Donald Trump gerçekten ABD’de tüm ezberleri bozan bir aday adayı olarak siyaset sahnesine ağırlığını koydu. Başkanlığa soyunanların en azından Obama profilinde, özel hayatı, iş ilişkileri düzgün, vergisini aksatmayan kimseler arasından çıkması beklenirdi. Trump’ın CV’si ise boşanmalar, nafaka davaları, iflaslar, vergi kaçakçılıkları, kumarhane işletmeciliği gibi işlere bulaşma benzeri defolarla dolu. Bu yine de, özellikle beyaz Amerikalılar arasında kayda değer bir sempati yaratmasını engellemiyor. Aslında belki ayrıntılara girmek bile gereksiz; doğrudan göçmen, başta Meksikalılar, Latin ve Müslümanlara yönelik nefret söylemleri baştan üstünü çizmek için yeterli. Ne var ki, küreselleşme sürecinin mağdur ettiği, gelir ve servet dağılımı bozukluğundan zarar gören, ülkeyi dar bir elitin yönetmesinden rahatsız olan kesimlerin tepkilerini örgütleyebilmesi gerçeği ise, üzerinde daha ciddi düşünmeyi gerektiriyor.
 
Trump, öncelikle zenginlerin yüzünü güldürecek büyük vergi kesintileri öneriyor; harcama artışı vaatlerini de göz önüne alınca haliyle kamu borçlarını fırlatacak bir tasarım söz konusu. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı (NAFTA) reddedeceği ve Çin %45 gümrük vergisi uygulayacağını söylüyor. Bu adımları atması, başta Çin dünya ekonomisi üzerinde, hele de küresel ekonomik kriz tehdidinin sürdüğü bir konjonktürde çok olumsuz etki yapar. En fazla Çin malı kullanan düşük gelirli Amerikalıların yaşam standardını da, ithal malları pahalanacağı için aşağı çeker. World Socialist Web Site’a göre, “Amerika’yı Tekrar Büyük Yapma” sözü Hitler’in “Deutschland Über Alles” sloganının İngilizce çevirisinden başka bir şey değil.
 
Şer mi, ehveni şer mi? tartışmasının böylesine yaygın sürdürüldüğü bir kampanya herhalde görülmemiştir. Amerikalılar, “bir milyarderi mi, yoksa bir milyoneri mi seçecek?” sorusunun cevabı bizi fazla ilgilendirmez deyip, geçmek mümkün. Yine de, kendi hesabıma 8 Kasım seçimlerini heyecanla bekliyorum; ne de olsa konu ABD ise kayıtsız kalmak kolay değil…


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için info@muhalefet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome