Sinik-sözde solcu kişilik nedir? -3- Necmi Erdoğan

14 Ağustos 2012 Salı

Türkiye solunun yaşadığı travmatik süreçler solculuğun bir kolektif eylemden çok bir kolektif oluş fenomeni haline gelmesine -Tanıl Bora’nın deyişiyle “kimliğe indirgenmesine”[11]- yol açmıştır.


Sol, adacıklara çekilmeye zorlanır ve kendi adacıklarında var kalmak için mücadele ederken, kendini kendi kendisine (mitingleri, müziği, siyasal metinleri, toplantıları yoluyla) beyan ve temsil etmekle (rutin bir “bayrak göstermeyle”) meşgul olan bir pratik geliştirmiştir. Solcular arasında oldukça muteber olan ve angajmana işaret etmek için kullanılan “duruş” sözünün Bora’ya “pirupak durmayı” çağrıştırması, “özne-lik kapasitesini değil, öznelliğin kozasını güçlendiren” bu hal yüzündendir.[12] Sözelliğin hükmü de bundan kaynaklanmaktadır. Tam da bu durumda, solculuk bir kişilik sorunu haline gelmeye başlamıştır. Ancak ilk bakışta paradoksal görünse de, bu süreçte solcu kişiliği tanımlamak da zorlaşmıştır.

Nitekim bugün bir solcunun eşkâlini tarif etmek her zamankinden daha zordur. Yalnızca parka ve bıyık gibi dış görünüşle ilgili kodların artık hükümsüz olması yüzünden böyle değildir bu. Kullandığı birkaç sözcükten bir kişinin hangi harekete mensup olduğunu tahmin edebildiğimiz dönemden çok uzağız artık. O durumda söz konusu olan kişilik kendini kolektif kişilikle özdeşleştirmiş bir kişiliktir. Taktığı maske onun yüzüdür de aynı zamanda; bu nedenle de kendine dönük mesafesi azdır. Kolektif kişiliğin vazettiği maskeyle tümüyle özdeşleşmese de, onu bir norm olarak kabul eder. (Birinci sigarası içmenin kural olduğu bir durumda çorabında filtreli sigara saklayan kişilik kurala inanmasa da “gibi görünmek” derdinde olduğu ölçüde normu tanımıştır.) Kolektif kişilikle özdeşleşmenin eleştirelliği kısıtladığını söylesek de, eleştiri-özeleştiri mekanizmasının “ritüel” haliyle bile olsa işlemesi manidardır. Oysa şimdiki durumda sözünü ettiğimiz kişilik maskeye de ihtiyaç hissetmeyen ve kendine karşı fazlasıyla mesafeli bir kişiliktir. Tam da bu nedenle eşkâlini tarif etmek zorlaşmıştır. Solculuk bir kişilik sorunu haline geldikçe, sembolleri değişken olan kişiliği “okumak” da zorlaşmıştır. Kendine karşı mesafe tartıştığımız üzere sinik bir biçim almaya başlamıştır. Kolektif yaptırımlardan yoksun eleştiri ise başkalarının düşüncelerinde hata arayarak kendini öne sürmenin bir aracına dönüşmüş veya kendi kendine yöneltildiğinde bile “yapılıp geçilen”, sonrasında her şeyin eskiden olduğu gibi devam ettiği ve bunun bilincinin de esaslı bir sorgulamaya yol açmadığı bir zihin egzersizi haline gelmiştir.

Bu bakımdan, sinik-sözde solcu kişilik vaktiyle Mao’nun -“Liberalizmle Mücadele” yazısında[13]- sözünü ettiği “kendine karşı liberal bir tavır takınan”, “kolektif hayatın ilkelerine kulak asmayıp kendi bildiğini okuyan”, “çalışmada savruk, öğrenmede gevşek” olan, “hatalara” karşı kayıtsız kalan ve “sadece suçlanmamaya bakan”, “kitlelerin dertleri” ile hiç ilgilenmeyip “sıradan biri gibi davranan”, “Marksizmi başkalarına, liberalizmi kendilerine uygulayan” kişilikten farklıdır. Zira onun sözünü ettiği kişilik sinsi, gevşek ve sorumsuz olsa da, “kolektif hayat”ı ve kolektif kişiliği en azından başkalarına karşı norm olarak alır ve bunlara olan “inancı” açıktan sorgulamaz. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki çelişki basittir. Oysa bizim sözünü ettiğimiz kişilik “kolektif hayat”ı kendisi uymasa bile bir norm olarak vazetmekten çok, ona olan inancını neredeyse kaybetmiş ve hatta bunu da saklamayan bir kişiliktir. Yaptırımlara maruz kalmadığı gibi yaptırım da uygulamayan, suçlanmamaya bakmak gibi bir derdi esasen olmayan, kendi durumunun farkında ve hatta bu durumu dillendirmekten de kaçınmayan bir kişiliktir.

Tabii onun bu durumu ile Mao’nunki gibi bir söylemin şimdiki halde kendinden menkul bir otoriteyle konuşamaz olması arasında doğrudan bir bağ var. Sennett “kolektif kişiliğin mantığının tasfiye olduğunu” ve kolektif arınmanın “sadık Amerikalı” veya “sahici devrimci”yi arayıp durmayı içerdiğini söylemişti[14]. İdeolojisiyle tümüyle özdeşleşmiş, bireysel kişiliği ile kolektif kişilik arasında boşluk veya gerilim olmayan, “çelik disiplinli” bir “gerçek devrimci” tipini vazeden ve buna uymayan durumlarda (veya bu bahaneyle kişisel veya “sekter” bir iktidar kurmak hesabıyla) “tasfiye”ye girişen bir sol söylemden söz etmemiz artık zor. Bu da aslında şimdi karşı karşıya olduğumuz durumda “gevşekliğin genelleşmesi” ve hatta mevcut biçimiyle kolektif kişiliğin herkesçe teslim edilen bir parçası haline gelebilmesiyle doğrudan ilişkili.
•••
Böyle bir kişiliğin oluşumu Türkiye’deki hegemonik süreçlerin solcular üzerindeki etkisi olarak görülebilir. Ancak hegemonik ideolojinin sola sirayet etmesinin bu biçimiyle doğrudan ilişkili olsa da görece ayrı düşünülmesi gereken bir başka biçimini unutmamak gerekir ki bu da Gramsci’nin “transformizm” (dönüşümcülük) adını verdiği şeydir[15]. “Pasif devrim” veya “devrim-restorasyon”un tarihsel biçimlerinden biri olan transformizm, müttefik ve hatta antagonist-düşman grupların aktif öğelerinin yerleşik düzen tarafından derece derece ama sürekli olarak soğurulmasına işaret eder. (Gramsci’nin bu kavramı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İtalya’daki sağ ve sol partiler arasındaki yakınlaşma ve giderek aralarında anlamlı bir farkın kalmaması sürecine ilişkin kullanması ile Türkiye’deki –şimdilerde pek işlenmeyen - sağ ve sol ayrımının geçersizleştiği iddiaları arasındaki paralellik dikkat çekicidir.) Gramsci transformizmin iki döneminden söz eder: “Moleküler transformizm” adını da verdiği birincisi muhalefet partilerinin siyasal figürlerinin tek tek muhafazakâr-ılımlı “siyasal sınıfa” dahil edildikleri, ikincisi ise solcuların gruplar halinde ılımlı kampa geçtikleri dönemdir. (Ilımlılar üst sınıfların organik entelektüelleri olarak yoğunlaşmış bir güç oluşturuyorlardı ve dağınık ve moleküler bir haldeki her dereceden entelektüellerin oluşturduğu bütün bir kitle üzerinde “kendiliğinden” bir güçlü cazibe kazanmışlardı.) Gramsci’nin “bir entelektüeller kitlesinin” “sözde sosyalist ama gerçekte sadece demokrat olan” sol partilere geçtiği bir ara dönemden söz etmesi bizim açımızdan dikkate değer. Bu entelektüel, ahlaki ve siyasal hegemonya aygıtının kurulmasında önceden hazırlanmış bir parti programının değil de –onun “liberal” olduğunu söylediği- bireysel, “moleküler” ve özel girişimlerin etkili olduğunu vurgulaması da önemlidir.

Bir zamanlar Maoizmin ideologluğunu yapmış ve Stalin’e toz kondurmamış bir figürün şimdiki mesaisini devrimci-sosyalist hareketin nasıl da totaliter ve antidemokratik olduğuna harcaması veya bir ay öncesine kadar dahil olduğu sosyalistler cephesinin medyada temsilciliğine soyunan bir figürün “bir çırpıda” diğer cepheye geçmesi ve eskiden çalıştığı gazeteye ve sola oklarını çevirmesi tam da Gramsci’nin sözünü ettiği türden bir moleküler transformizm örneği değil midir? Gramsci’nin sözünü ettiği gibi kitlesel olarak karşı kampa geçme durumundan Türkiye sosyalistleri-devrimcileri açısından söz edemesek de, en azından bir kısmının çok çeşitli siyasal, ahlaki, entelektüel, ekonomik-mesleki yollarla massedildiğini, “sisteme dahil edildiğini” veya en azından nötralize edildiğini söyleyebiliriz. Zira 1960’larda başlayan ve 12 Eylül cuntası döneminde doruğa çıkan solcuların fiziki varlığına karşı taarruzlar transformizm yoluyla, yavaş yavaş, kendiliğinden bir şekilde işleyen bir hegemonik tahkimatla devam ettirilmiştir. Gramsci, düşman grupların massedilmesini bu grupların önderlerinin “başlarının vurulması ve çok uzun bir süre için bir şey yapamaz hale getirilmesi” ile de ilişkilendiriyor. Şiddet-zor-tahakküm yoluyla imha edilmeye, sindirilmeye veya en azından travmatize edilmeye çalışılan solun yeniden canlanma hamleleri de çok çeşitli kanallarla inceden inceye yürütülen ve “yeni bir insan” yaratmayı hedefleyen mevzi savaşıyla “baştan boşa çıkarılmak” istenmiştir. (Kürt sorunu, laiklik çatışması ve “kültürel kimliklerin keşfi”nin milliyetçilik, laikçilik ve Alevicilik gibi dinamikler oluşturarak, zaten zayıf düşürülmüş olan solun mevcut veya en yakın potansiyel kaynaklarını kuruttuğunu ve gücünü daha da aşındırdığını unutmamak gerekir elbette.)

Bu tahakküm ve hegemonya süreçleri solun en azından kısmen varolan organik kitle bağlarını başarıyla koparırken, sahip olduğu (edebiyat, yayıncılık, üniversite, sinema vb. alanlardaki) entelektüel ve ideolojik üstünlüğü kaybetmesine de yol açmıştır. Eskiden beri olanlardan başka, yeni ve etkili iktisatçılar pek de çıkaramaması, sıkı bir habercilik yapabilen, etkili köşe yazarları bulunan ve dar bir solcular çevresinin ötesine kendini yayabilen bir gazetesinin olmaması, ezilenlerin ve sömürülenlerin neoliberal zamanlardaki hikâyelerini çok çeşitli biçimlerde anlatan güçlü edebi metinler üretememesi, İslami cemaatlerin çocuklar için bile televizyon kanallarına sahip oldukları bir durumda herkese ulaşabilen bir televizyona dahi sahip olamaması ve hatta -tek tük örnekleri haricinde kendi sinemacıları olmayan- devrimcilerin “belgesel işini” öğrenip kendi belgesellerini kendileri yapmak zorunda kalmaları bu üstünlük kaybının işaretleridir.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi muhafazakâr-(neo)liberal hegemonyanın solcular üzerindeki etkisi bu dışsal biçimlerden ibaret değildir. Zira burada sözünü ettiğimiz sinik-sözde solcu kişilik onun kimi “solculara” sirayet eden içsel bir biçimidir. Yani bu kişilik transformizmin çekim alanına girmiş olan, Gramsci’nin sözünü ettiğinden görece farklı da olsa bir çeşit “moleküler transformizm” süreci yaşayan bir kişilik olarak düşünülebilir. Böyle olduğu ölçüde de, devrimcilerin-sosyalistlerin ayrı ve özel bir mesai harcamasını gerektirmeyen, etkisi ancak bu transformizme kaynaklık eden sermaye mantığına ve muhafazakâr-(neo-)liberal hegemonik projeye karşı ezilenlerin karşı hegemonik siyasal ve toplumsal projesini çıkarma mücadelesiyle giderilebilecek bir durum söz konusudur.

Bu mücadelenin yürütülebileceği ve başta sözünü ettiğimiz üçüncü kişilik tipinin işaret ettiği yol ise, Ortodoks Marksizm ile post-Marksizm (“işçicilik” ile “sınıftan kaçış”) arasında olduğu gibi, doktriner ve disipliner bir tavır ile pragmatik ve liberal bir tavır arasında, püritenizm ve tasfiyecilik ile sinizm ve “mezhebi genişlik” arasında bir üçüncü yoldur aynı zamanda. Heterodoks, heterolojik ve karşı hegemonik olduğu ölçüde basitçe “orta yolculuk” olarak görülemeyecek olan bu yol, devrimci hareketin geleneğindeki dervişane ve kendini adamış tavır ile yeni zamanların “esnek” ve “kendine mesafeli” tavrını yeni bir solcu kişilikte eklemleyip “koruyarak aşabilen” ve yeni bir devrimci gelenek icat edebilen bir yol olacaktır. Böyle bir yolu açmak için mücadele eden, hayatı ve kendisini samimiyetle dert eden ve çok çeşitli yapısal engellerle karşı karşıya olmakla birlikte yeni zamanların devrimci kişiliğini yeşertmeye çalışan insanların ve onların geliştirmeye çalıştıkları bir “hareket”in olması ümitlenmemiz için yeterlidir. TEKEL işçileri bir ateş yaktığı gibi, yetmiş küsur gün onlarla beraber sabahlayan insanlar ve onların sahici kişilikleri de bizi yanlarına çağıran bir ateş yakmıştır. Bu çağrı, başkalarının yanı sıra, yukarıda tartıştığımız kişiliğe de bir çağrıdır.

[11] T. Bora, a.g.y., s. 76.
[12] A.g.y., s. 27.
[13] Bkz. http://www.sosyalistforum.org/mao-zedung/26676-mao-zedung-liberalizmle-mucadele.html
[14] R. Sennett; The Fall of Public Man (Kamusal İnsanın Çöküşü), Faber and Faber, Londra 1986, s. 223.
[15] A. Gramsci Selections from Prison Notebooks, - Der. Q. Hoare ve G. N. Smith, Lawrence and Wishart, Londra 1971, s. 57-60


Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome