O zaman kendi kutumuzu açalım... - Çağhan Kızıl

22 Aralık 2013 Pazar 11:52:54

Şu 2013 yılında belki de daha önce hiç olmadığı kadar kollektif biçimde heyecanlandık.


O zaman kendi kutumuzu açalım... - Çağhan Kızıl

Bundaki en büyük pay elbette Fatih Terim’in milli takımı bırakması ve artık Avrupa’da tarih yazamıyor olmamızda. Ama diğer „ufak“ olaylara da değinebiliriz. Örneğin, Haziran direnişi ve Gezi olaylarından sonra şimdi de AKP-Cemaat kavgasının hamlelerini bir an önce öğrenmek için sabah kalkıp gazetelerin, Twitter’in ve televizyonların başına geçiyoruz. Bir nevi „millileşen“ bir güç oyununun Oscar Wilde’in dediği gibi „ilk büyülenme hazzı“nı doyasıya yaşıyoruz. „Yesinler birbirlerini“ demenin gülümseten mecrasının ötesine geçen bir toplumsal okumayı gerekli kılan bu durumun tahlili, Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir misali aslında o kadar da detaylı bir politik derinliği gerektirmiyor. Bugün, Türkiye’nin 12 Eylül sonrasında özellikle 1990’larda başlayıp AKP’nin yeni rejimi kurmasına kadar geçen süre içindeki muhafazakar-neoliberal yapılanmasının ne kadar bürokratik ve baskıcı olduğunu gözler önüne seren bir sürece denk düşüyor. Artık herkesin malumudur ki bu çatışma asıl diktatörlüğün kurulmasının final karşılaşmasıdır. Şampiyon olanın bürokratik ve sosyal nüfuz alanının önünün tamamen açılacağı, mali kaynaklarda ve rantta hissesinin artacağı, prestij kazanma ve korku salma konusunda da oldukça ilerleyeceğini söylemek yanlış olmaz. Bu tıpkı kartonlarda oyanan oyunların son birkaç dakikasına benziyor; hani „hadi bitirin de yeniden oynayalım“ denir ya. Marx’ın, 18 Brumaire’de yazdığı gibi tarih kendini ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür ettiriyor.

Şu yaşanan oyun bitecek ve başka biri başlayacak, ancak egemenler açısından toplumsal krizlerin yumuşak karnı, geniş kesimlerin alternatif fikirlere kulaklarını daha çok açmasıdır. Özellikle Gezi ile başlayan iktidarın meşruiyetinin yıpranması, bu süreçte artık geri dönülmez bir kırılmaya girmiştir. AKP’nin artık eskisi gibi kapsayıcı ve mağdur edebiyatına sığınamayacağı, toplumsal çelişki noktalarına yaslanıp spekülatif sermaye desteğini de arkasına alarak top koşturamayacağı açıktır. Fakat tarihi daha çok pabuççu mustası gibi ezilenler tarafından okumak gerekiyorsa, ne yapılabilir üzerine kafa yormak gerekiyor. Gezi’nin daha önceki toplumsal mücadelelerin ötekileştirici diskurundan çok kendi benliğini posizitif olarak tarif eden ve ideolojileri de evrilten bir yapıda olduğu daha önce çokça konuşuldu. Bu noktada bildiğimiz tek şey varsa o da toplumsal muhalefet güçlerine ve devrimcilere düşenin bundan sonrası için hem varolan nüfuz alanlarını genişletmek ve daha bütünlüklü bir örgütlenme için çalışmak olduğudur. Evet iktidarın işleyişinin kirli çamaşırları ile ilgili elimize bolca teknik doküman ve mizah malzemesi geçiyor, lakin iktidar bloğu ve oligarşik yapı kendi içinde bir hesaplaşmanın yıkıcı etkilerini kısa sürede bertaraf edebilecek kıvraklığa ve politik manevralara sahip. Zira bu savaştan daha da güçlenerek çıkacak olan ve henüz amorf bir yapının, geleceğin Türkiye’sinde demokratik ve özgürlükçü talepler üzerindeki baskıları arttıracağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor.

Gezi ile nüveleri atılan ve şimdi AKP-Cemaat kavgası ile daha da günyüzüne çıkan bir durum da politik ve söylemsel hegemonyanın hala sert olmasının yanında öncekine oranla sıvılaşmasıdır. Biliyoruz ki genel anlamda politik jargonda otorite, güç ve meşruiyet olarak tanımlanan güçler ne kadar çok bir yerde toplanırsa hegamonyanın inşası da o kadar kolaylaşmaktadır. Örneğin 12 Eylül sonrası Özal döneminde işçi hareketliliği ve sendikal mücadeleye kadar orotire ve meşruiyetin iktidar bloğunda toplandığını, bu meşruiyetin 1990’ların başında siyasal islam ve öğrenci hareketleri ile bir şekilde parçalandığı fakat askeri vesayet üzerinden geliştirilen otorite ve gücün de iktidarın el değiştirmesi noktasında bir argüman olarak kullandıldığını 28 şubat sürecinden biliyoruz. Dikkatlice bakıldığında, Çiller’i, Ecevit’i ve nihayetinde 28 Şubat’ı destekleyen ve Milli Görüş’le yıldızı pek barışmayan cemaat ile ordunun gücünü yitirmesi sürecinde ittifak içine giren AKP ideolojisi, uzun olmayan ama kısa da sayılamayacak bir „güç-meşruiyet-otorite“ üçlemesini elinde bulunduran süper güç şeklinde kendini idame ettirdi. Özellikle Gezi süreci meşruiyeti yerle yeksan ederken, güç konusunda da AKP-cemaat çatışması AKP’nin elinde kalan otoriteye çok daha sıkı sarılmasını beraberinde getiriyor. Cemaat’in dershane konusunda adım atmasını değerlendirmeyen, devletlü halleri yıllardır her demeçlerindeki kibirden de belli olan devletçi-otoriter anlayış, belki ODTÜ’den yol geçirirken ya da Taksim’de gaz yağdırırken karşılaşmadığı bürokratik dirence, cemaat ile giriştiği bu kavgada maruz kalıyor. Elbette 4 bakanın karıştığı milyarlarca dolarlık pespaye rüşvet skandalının yarattığı uluslararası izolasyon da AKP’nin durumunu katmerli bir şekilde zora sokmakta. Uzun zamandır AB ile ilişkilerde sert bir üslup takınırken İran ile – bir koz olarak kullanabilmek umuduyla - ilişikileri geliştirme manevraları yapan bir Türkiye’nin Orta Doğu’da İsrail ile ilişkilerini zora sokması, uluslararası konjonktürde ABD ile ortaklık madalyasını da solduruyor. Zira AKP’yi destekleyen yayın organlarında bunun bir İsrail komplosu olduğunun yazılması, AKP’nin krizini yine bir mağduriyet edebiyatı ile geçiştirmeye çalışacağının sinyallerini verse de artık bu taktiğin ise yaramayacağı ortada. Öte yandan, Sarıgül’lü CHP’nin daha ilkesiz bir kapsayıcılığa doğru yol alması, iktidar bloğunun zinmı ortaklığının AKP ile vücut bulan otoritesinin aşırısına karşı meşruiyetin ve gücün kutsandığı zahiri bir ılımlılaştırma hamlesi, uluslararası güç dengelerinin planlarının iktisadi ve sosyal izdüşümleri, Kürt siyasi hareketinin Gezi ve barış süreci ile ilgili ikircikli tutumu gibi parametreler, Türkiye’nin egemen politik arenasını daha da çetrefilli hale getiriyor. Velhasıl, yatay ilişkiler üzerinden yapılan devletçi okumalar – ki buna kültür, kimlik, aidiyet, din üzerinden ayrışan ya da siyasi argümanlarını bu popülasyon çerçevesinde tarif eden politik grupların tavırları da buna dahil – artık yaşanan bu savaşı ve dönüşümü açıklamakta yetersiz kalıyor.

Tarih, toplumları söylenegelen devrim tahayyülüne daha da yaklaştırıyor. Ancak maalesef bu toplumsal mücadelelerin niteliksel ve niceliksel sıçramalarından çok, toplumları faşizan bir baskıya teslim eden iktidar savaşlarının gerici yapısı nedeniyle gerçekleşiyor. Yolsuzluklar bir bir ortaya çıkıyor ama bunları bir siyasi hareketin argümanları yapabilecek konumdaki bir dikey örgütlenmenin eksikliğini hissetmekteyiz. Gezi büyük bir umut ve olanak zindirinin ilk halkasıyken, solun önünde duran tam da şimdi alternatif halk cephelerini ve dayanışma ağını örmek görevidir. Çünkü bugün Maraş katliamının 35., hayata dönüş operasyonlarının da 13. yıldönümüdür. Lorca gibi akşamları portakallara ninni söylemek, Jara gibi kesik ellerle Venceremos’u çalmak, Van’da donan çocukların nefesiyle üşümek, Ali İsmail’in gülüşünde yürek ısıtmaktır bizim kutumuzdakiler çünkü.


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome