Yazı Dizisi- Emeğin Payı Azalırken Ücretler ve Mücadele (II. Bölüm)

3 Mayıs 2013 Cuma 11:42:55

Serkan Öngel (*): Emekçiler Pay Alamıyor

Türkiye AKP hükümetleri ile yoğun çalışmaya dayalı bir sermaye birikim modelini kendisine esas almış durumdadır. Uzun çalışma süreleri ve kişi başına verimlilikteki artışın ücretlere yansımaması, hızlı bir biçimde emeğin milli gelirden aldığı payı aşağıya çekmektedir. AMECO veritabanından yaptığımız hesaplamalara göre Avrupa Birliği 27 ülkesi için ortalamada emeğin milli gelirden aldığı pay 1999 yılında yüzde 59 oranındadır. 2012 yılında ise bu oran sadece 1 puan düşerek yüzde 58 olmuştur. Türkiye’de ise emeğin milli gelirden aldığı pay ciddi bir biçimde gerilemiştir. 1999’da % 52 olan emeğin milli gelir içindeki payı 22 puanlık gerileme % 30’a düşmüştür. Bu denli keskin bir düşüşün olduğu başka bir ülke yoktur. Ancak Türkiye’yi 11 puanlık gerileme ile Polonya izlemektedir. Türkiye’de emeğin milli gelirden aldığı pay OECD ülkelerinin yarısı seviyelerine düşmüş durumdadır. Türkiye’ye en yakın ülke % 36 ile Meksika olarak görülmektedir. Bu veriler Türkiye’deki emek düşmanı politikaların bir yansımasıdır.

Türkiye’de işçi sınıfı yoğun çalışma sürelerine karşın, düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakılmaktadır. Halkın sefalete itilmesi üzerinden, yaratılan zenginliğin, halka geri dönmediği açıktır. Toplumsal servetin adil bir biçimde dağıtılması, insana yaraşır bir çalışma rejimine duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır.
Asgari ücretin uzun gelişme seyrine bakıldığında 34 yıllık bir dönem için (1978 yılından bu yana) ekonomi (1977-2006 GSMH ve 2007 sonrası GSYİH) sabit fiyatlarla 3,7 kat büyürken, asgari ücretin % 9’luk gelişme ile neredeyse yerinde saydığı görülmektedir.

1999 yılına kadar 1978 yılındaki ekonomik gücüne ulaşmayan asgari ücret, bu yılda ulaştığı düzeyi, yüksek enflasyon ortamında yaşanan iki krizle ciddi bir biçimde kaybetmiş, 1978 ve 1999 seviyesine ancak 2004 yılında yeniden ulaşabilmiştir. 2005 yılından bu yana ise asgari ücret yerinde hemen hemen yatay seyrini devam ettirmektedir. Asgari ücrete en büyük darbe 12 Eylül ile vurulmuştur.

Halbuki asgari ücret ekonomik büyüme oranında bir artış kaydetseydi bugün net 2251 TL ve 950 avro olacaktı.

Her bir aile ferdi için öğün başına sadece 76 kuruş gıda harcaması yapılabilen asgari ücret Türkiye’nin ayıbıdır.

811 TL’YE GEÇİM: GEÇİNİZ!
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, geçtiğimiz aylarda bir televizyon programında asgari ücretli için “Bu ücretle geçinemez diye bir şey yok. Eğer ona mahkûmsanız 800 lirada büyük paradır. Geçinirsiniz. Netice itibariyle peynirin kilosunun fiyatı belli, ekmeğin fiyatı belli...” diyerek asgari ücretlinin hayat mücadelesi konusunda açıklamalar yapmıştı. O dönemde DİSK-AR’ın asgari ücretle geçim konusunda hazırladığı raporun sonuçları asgari ücretlinin 811 TL’ye nasıl geçindiğini ortaya koymuştu.

İSTİHDAM YAPISI BOZULUYOR
İşçiler açısından bir başka gerçeklik ise işsizliğin farklı biçimlerinin yarattığı ilişki yapısıdır. Resmi işsizlik rakamlarında kriz sonrası ekonomik canlanmayla paralel olarak gerçekleşen düşüş, haziran ayında dip noktasını yaptıktan sonra ekonomik büyüme oranlarında yaşanan sert düşüşle tekrar yükselişe geçmiş durumdadır. Hatırlanacağı üzere 2009 yılında krizin yarattığı tahribat, 2010 ve 2011 yılında ekonomide dibe vuruş sonrası hızlı yükselişi getirmiş, işsizlik rakamları kriz öncesi düzeylerine gerilemiştir. Ancak özellikle tarımsal istihdamda yaşanan artışa eşlik eden kayıtdışı çalışanların sayısındaki artış, kadınların ve gençlerin çalışma koşullarında yaşanan bozulma, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, istihdamın niteliğini sorgulatan bir karakter taşımıştır.

(*) DİSK-AR Müdürü


Aslı Aydın (*): Güvencesizleştirmeyle birlikte emekçilere büyümeden düşen pay giderek azalıyor
Bugün gelir adaletsizliği, emeğin güvencesizleştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi ve sosyal hakların gasp edilmesiyle Türkiye emekçi sınıflarını ilgilendiren bölüşüm sorununun giderek daha ağırlaştığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Teknik hileler ve oyunlarla emekçilere ağır bedellerle çıkan sonuçların gizlenmeye çalışıldığı AKP döneminin bilançosuna şöyle bir kuşbakışı bakacak olursak karşımıza ilk adımda daha fazla yoksulluk ve sömürü çıkıyor. Dolayısıyla bugün, önümüze çıkan tüm dönüşüm süreçleri eşliğinde AKP’nin inşa etmeye çabaladığı düzenin emekçi sınıflar açısından değerlendirmesi, bu iki sonucun üzerinde yoğunlaşmayı ihtiyaç kılıyor.

Öncelikle bugün emekçilerin hangi ekonomik yapıdan doğan bölüşümden pay aldıklarının hatırlatılması önemlidir. Çünkü ancak bu sayede bugüne kadar gelinen noktanın gelecekte varmaya çalıştığı yer görülebilir. Kuşkusuz küresel spekülatif mali sermayeye bağımlılıkla işletilen bir ekonominin gündeminde finansal işlemler, çokuluslu şirketler, devasa tekeller vardır, ama hiçbir şekilde emek gücünün payına düşen bir nimet yoktur.

Bugün AKP ekonomisinin en temel büyüme dinamiği, emek verimliliğinin sürekli arttırılmasına imkan veren sömürü hacminin genişletilmesidir. Ve bu verimlilik bugünkü Türkiye’nin nesnel şartlarında işgücünün kompozisyonunun değiştirilmesiyle arttırılmaya çalışılmaktadır. Buradaki ana motor ise taşeron tipi güvencesizliktir.

Kısaca AKP döneminde istihdam biçimi, daha fazla güvencesiz, esnek ve kuralsız yani çalışma yaşamının emekçiler açısından kölelik düzenine dönüştüğü bir süreçle yeniden tanımlanmaktadır. Niteliği, asli ve sürekli olarak tanımlanan, bu anlamda da kadrolu bir istihdama ihtiyaç duyan kamu hizmetleri alanı da bu süreçten oldukça büyük oranda nasibini almaktadır.

Bu kapsamda bugün kaşımıza yine bir oldubittiyle çıkartılan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu (DMK) ile gündeme gelen değişiklikler, kamuda güvencesiz çalışmanın geldiği boyutları da yeniden gözler önüne sermektedir.

Bilindiği gibi 6111 sayılı Torba Yasa ile birlikte kamu emekçilerinin iş güvenceleri oldukça büyük bir oranda ellerinden alınmıştı. Şimdi de adeta son kalan güvencelere göz konulurcasına 657 Sayılı DMK’yı AKP hızlıca gündemine alıyor. Rotasyon/sürgün, esnek/kuralsız çalışma ve performansa dayalı ücretlendirme ile artık “güvenceli istihdamın kalesi” olarak geçmişten gelen bir üne sahip “memurluk” kavramını tedavülden kaldırmak istiyor.

AKP dönemi, kamu istihdamı bakımından, kadro esasına dayanan memurluğun yerine sözleşmeli personel, geçici personel ve işçilerin istihdam edildiği, aynı zamanda 4-a,b,c,d vb. farklı statülerin belirginleştiği ve hiçbir çalışanın bir diğeri ile aynı haklara sahip olmadığı bir kompozisyonun ortaya çıktığı bir dönem oldu. Aynı işi yapan fakat başta ücret olmak üzere farklı özlük ve sosyal haklara sahip olan emekçi tipini oluşturdu. Tüm bu yaratılan farklılıklar, performansa dayalı ücretlendirmeyle sağlanan rekabetçi-bireyselci anlayış üzerinden çalışanlara dayatıldı. İşte kamuda rekabet bunun için AKP’ye gerekti. Eğitim ve sağlık hizmetleri başta olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin ticarileştirildiği, kamu hizmetlerinin bir hak olmaktan çıkarılıp sermayenin vicdanına terk edildiği bu süreçte “performansa dayalı ücretlendirmeyle hizmet kalitesini yükselteceğiz” demek, bugün ilaç bile alamayan, çocuğunu okula gönderemez hale gelen halkla dalga geçmekten başka bir anlama gelmemektedir.

Güvencesizleştirmeyle artırılan sömürü hacmi, meyvelerini sermayeye ve temsili olan siyasi iktidara başından itibaren vermeye başlamıştır. Bunu gerileyen emekçilerin alım güçlerinde görmek mümkün.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Birimi KESK-AR tarafından bu kapsamda yapılan, “Kamu Emekçileri Geçim Raporu”nun, emekçilerin gerileyen yaşam standartlarının anlaşılması konusunda yararlı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verileri üzerinden yapılan bu çalışmaya göre; eşi çalışmayan, çocuklu ve ortalama bedelli kirada oturan bir kamu emekçisinin “insana yakışır bir yaşam” için yapması gereken en az harcama tutarıyla elde ettiği ücret karşılaştırılmakta ve çıkan sonuç, ücretlerin asgari bir yaşamı sürdürmeye bile yetmediği ortaya koymaktadır.

Ücretleri insana yakışır bir yaşam sürme seviyesinin yarı yarıya altında kalan kamu emekçileri asgari düzeyde bir yaşam sürdürebilmek için borçlanmak zorunda kalmaktadır. TÜİK verilerinden derlenen araştırmaya göre, aylık 2 bin 647 liraya denk düşen harcama seviyesine sahip olabilmek için, kirada oturan, ortalama ücretli bir kamu emekçisinin yaklaşık 1620 lira borçlanması gerekmektedir.  Kamu emekçisi ya bu borcu yüklenerek hakkı olan bir yaşamı sürdürebilecek, ya da yoksulluk sınırı olarak da adlandırılan bu seviyenin altında bir yaşam sürmek zorunda kalacaktır.

(*) KESK Uzmanı


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome