Yeni Soğuk Savaşın Mevzileri- Hayri Kozanoğlu

25 Şubat 2014 Salı 12:29:33

Geride bıraktığımız hafta sonu Sidney’de G-20 maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısı gerçekleştirildi. Toplantı sonunda önümüzdeki beş yılda küresel geliri 2 trilyonun üzerinde sıçratması, on milyonlarca yeni istihdam yaratması, altyapı yatırımlarını hızlandırması öngörülen yeni bir büyüme planı benimsendiği açıklandı. Her ne kadar, “birlikte çalışmaya kesinlikle kararlıyız…” tarzı hamasi ifadelerle umut pompalandıysa da, somut bir eylem planı ortaya konulamadı. Top Kasım 2014’deki devlet ve hükümet başkanları zirvesine atılmış oldu.

Hatırlanırsa ilk G-20 zirvesi 2008 Kasım’ında Lehman Brothers’in çöküşünün hemen ardından Washingthon’da toplanmış, 1929 benzeri bir dünya bunalımının ortak çabayla önlenmesi için ortak irade beyan edilmişti. Hikayenin sonrası biliniyor; kamu bütçelerinden akıtılan trilyonlarca dolarla bankacılık ve finans sistemi yüzdürüldü; sonra da kamu borçlarının kabarması nedeniyle kemer sıkma politikalarına geçildi, geniş emekçi sınıfların payına yine işsizlik, yoksulluk, sosyal programların tırpanlanması düştü. Bu arada ortalama yüzde 7 olan yıllık büyüme hızını sürdürebilmek için Çin krize karşı iddialı bir genişleme programı uyguladı. Derken dünyanın bir numaralı ihracatçısı, ikinci büyük ekonomisi, 2013’te de en yüksek dış ticaret rakamına ulaşan ülke haline geldi. Özetle, dünya ekonomisi bir türlü tatminkar bir büyüme rotasına giremediyse de, özellikle avro bölgesinde durgunluk aşılamadıysa da, Büyük Bunalım benzeri bir felaket tablosu ortaya çıkmadı.

2007’de tetiklenen küresel kriz BRIC ülkeleri tabir edilen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin başta gelmek üzere Güney ülkelerinin ABD-AB-Japonya ekseninden geçici de olsa kendini ayrıştırmasına (decoupling), Washingthon’un dünya hegemonyasının iyice tartışılır hale gelmesine yol açtı. ABD Soğuk Savaşı diriltme izlenimi uyandıran karşı hamlesini, askeri ağırlığını Pasifik’e kaydırarak Çin’i kuşatma stratejisiyle yaptı. Yeni stratejinin ekonomik ayağını ise, Trans-Pasifik ve Trans-Atlantik ticaret ve yatırım ortaklıkları girişimleriyle Çin’i yalnızlaştırma, DTÖ’yi teğet geçme manevrası oluşturdu. Velhasıl G-20 zirvelerinin emperyalist merkezlerde artık fazla bir kıymet-i harbiyesi kalmadı.

Rusya’yı etkisizleştirme stratejisinin sıçrama tartışmasını ise AB oluşturuyor. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan derken, Brüksel’in ekonomik ve politik etki alanına kabul edilmek, yine Brüksel merkezli NATO’nun ağına da düşmek anlamına geliyor. Baltık ülkeleri gibi küçük lokmalar çerez gibi gelirken, menüdeki ana yemek Rusya için büyük stratejik önem taşıyan Ukrayna’ydı. Kiew ile ortaklık anlaşması, başta Almanya olmak üzere bu büyük pazarın şirketlerine açılmasını hayal eden AB üyelerinin ağzının suyunu akıtıyordu. Yine de bu kemer sıkma döneminde Ukrayna’yı ucuza kapatmak niyetindeydiler. IMF gözetiminde Ukrayna’ya reva görülen “şok terapi” geniş kitlelerin canını yakacaktı. Bunu hisseden Ukrayna Devlet Başkanı Yanukoviç, Brüksel’in elini cebine atmayacağını da görünce, Rusya’dan gelen 15 milyar dolarlık cazip borç teklifini reddedemedi. Belki de baştan beri Moskova’dan kopma niyeti taşımıyor, piyasayı kızıştırmak için AB temsilcileriyle pazarlığa oturuyordu.

Avrupa ve Avrasya İlişkileri sorumlusu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın Avrupalıları sinkaf eden sözleri işte bu aşamada You Tube aracılığı ile duyuldu. Avrupalılar işi masada halledemediklerine göre, neocon Nuland’a göre Rusya’yı kalbinden vuracak operasyon başka yollarla gerçekleştirilmeliydi. Ukrayna’nın dil, din, tarih, etnik eksenlerle birbirinden ayrılmış; yüzünü batıya dönmüş yarısıyla, yüzünü doğuya dolayısıyla Rusya’ya dönmüş diğer bir yarısı bulunuyor. İki tarafta da yine çıkarları doğu-batı ekseninde ayrışmış oligarklar, yolsuzluklara batmış politikacılar bulunuyor. Tüm bu gerçekler, BirGün sayfalarında çok açık ve net ortaya konulduğu gibi, muhalefet güçlerinin aşırı sağcı, faşist, anti-semitik karakterini teşhir etmemizi, gerici karakterini açıkça dile getirmemizi, emperyalist emelleri teşhis etmemizi engellememeli. (İbrahim Varlı’nın, Selami İnce’nin, Deniz Yıldırım’ın bu sayfalardaki analizleri yanı sıra Fatih Yaşlı’nın Sol Portal’daki yazısını birlikte okumakta yarar var) Bu arada Swoboda, Sağ Sektor gibi faşist örgütler yanında, geleceğini Avrupa’da gören, yetenek ve becerilerinin Batı ortaklığında karşılık bulacağına inanan AB’ye meftun samimi bir orta sınıf kitlesinin varlığını inkar edemeyiz. Gösterilerin ilk başlarında fazla göze çarpan, şiddet dozu arttıkça silikleşen bu kesimler, orta sınıfların kaçınılmaz kaderini paylaşıyor. Yaratıcı sloganları, ideolojik donanımları, özverili çabalarıyla toplumsal fay hatları kırılırken, belli aşamalarda öne çıkan orta sınıflar, son tahlilde ya emekçi sınıfların yani solun, ya da mülk sahibi sınıfların yani sağın sürece damga vurmasına engel olamazlar. Sonunda bu güçlerin birinin yanına yedeklenirler.

Bu nedenle son bir yılda Türkiye, Ukrayna, Tayland, Venezuela hatta Mısır’ı bir kefeye koyup, “Orta Sınıf Ayaklanmaları” diye yaftalamanın isabetli olmadığını vurgulamalıyız. Evet Gezi Direnişi’nde de şehirli orta sınıflar önemli bir rol oynadılar. Çünkü ekonomik konumlarının getirdiği olanaklarla gönüllerince bir yaşam tarzı sürmelerini, muhafazakarlaşma engellemeye başlamıştı; üstelik bilgi, beceri ve donanımlarının aralaması beklenen kariyer kapılarını cemaat, tarikat bağları, hükümetle yandaşlık ilişkileri kapatıyor, “liyakatlerinin” karşılığını almalarını giderek güçleştiriyordu. Gezi’nin önemli bir dinamiğini oluştursalar da, piyasa ilişkilerini yok sayan, dayanışmayı öne çıkaran, hiyerarşileri, ayrıcalıkları reddeden, tüm kimlikleri meşru sayan Gezi pratiğine sol değerler damgasını vurdu, orta sınıfları da kendi potasında eritti. Buna karşın Venezuela muhalefetinin bir bileşeni olan orta sınıflar, “Amerika rüyasıyla” efsunlanmış, Chavez yıllarının yoksul kesimlere yönelik sosyal programlarının geliri yeniden dağıtma politikalarını içlerine sindirememiş sağ bir eğilimi temsil ediyorlar. Dolayısıyla ABD’nin rejim değişikliği saplantısından beslenen, eski ayrıcalıklarını ele geçirmeye çalışan gerici egemen sınıflar koalisyonunun bir parçasılar. Bunun içindir ki, Brezilya, Arjantin, Uruguay, Paraguay ve Venezuela’nın oluşturduğu Mercosur Örgütü, Devlet Başkanı Maduro’ya sahip çıktı. Venezuella’daki, “şiddet eylemlerini” demokratik düzeni bozmaya yönelik girişimler diye niteleyerek mahkum etti. Halbuki geçtiğimiz yıl Brezilya’daki protestoları kınamak gereği hissetmemişlerdi. Çünkü bu gösteriler yolsuzluklara, kamu kaynaklarının savurganca kullanımına karşı çıkan, ulaşım hakkı gibi kamu hizmetlerinin iyileştirmesini talep eden halisane tepkilerin dile getirilmesiydi. Aynı Gezi gibi meşru, haklı ve isabetli talepleri içeriyordu. Sol etiketli Dilma Rousseff hükümetine karşı da olsa gerçek bir sol duyarlığı temsil ediyordu.

Özetle, nasıl her sakallıyı dedemiz sanmıyorsak, her sokağa çıkanı da devrimci kabul edemeyiz.

 


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome