7 TİP’li hala gözlerimize bakıyor - Çağhan Kızıl

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Gerçeklik, tahakkümcü bir iktidarın dışında yer alan ve ona karşı mücadele eden şeylerdir. Sol, demokrasiyi bu iktidar tahakkümünden kurtarmalı, onu gerçekliğine kavuşturmalıdır.


"8 Ekim 1978 akşamı İdi Amin kod adlı Haluk Kırcı, TİP'li öğrencilerin Bahçelievler 15. Sokaktaki 56 numaralı binanın 2. dairesinin önüne gelir ve gizlice dinler. Kırcı'nın içeride 2-3 kişinin olduğunu bildirmesi üzerine, Ercüment Gedikli, Dadaş Kahvehanesine giderek destek için adam ararken Ömer Özcan ve Duran Demirkıran'ı bulur. Kontrgerilla elemanları, gece saat 22.00'da harekete geçer. Duran Demirkıran sokakta, Ömer Özcan ise apartman girişinde gözcü olarak bırakılır. Abdullah Çatlı da sokağın sonunda arabanın içinde bekler. Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz ve Kürşat Poyraz ise daireye girer. İçeride TİP üyesi 5 üniversite öğrencisi vardır. Kontrgerillacılar, Serdar Alten, Hürcan Gürses, Efraim Ezgin, Latif Can ve Osman Nuri Uzunlar'ın ellerini arkadan bağlayarak yüzükoyun yere yatırır.
Saldırganlar, evde beklediklerinden fazla kişi ile karşılaşınca durumu Abdullah Çatlı'ya haber verir. Çatlı, az sonra elinde eter ve pamukla gelir ve öğrencileri önce eterle bayıltır. Bu sırada eve gelen TİP'lilerin arkadaşları Faruk Erzan ve Salih Gevence de bayıltılır. Sonradan gelen iki öğrenci arabaya bindirilirken, Abdullah Çatlı arabayı Eskişehir yoluna doğru sürer. Üniversite öğrencileri Faruk Erzan ve Salih Gevence bir tarlada Haluk Kırcı ve Kürşat Poyraz tarafından kafalarına sıkılan üçer kurşunla öldürülür. Çatlı ve diğerleri yeniden Bahçelievler'e döner. Plana göre evde bayıltılmış olan gençler, ikişer ikişer Eskişehir yoluna götürülecektir. Uyanmaya başlayan Serdar Alten arabaya taşınırken, polis arabasının görülmesi üzerine Çatlı, "diğer öğrencilerin evde işlerinin bitirilmesi" talimatını verir. Bunun üzerine Haluk Kırcı, Osman Nuri Uzunlar'ı mutfağa alarak tel askıyla boğmaya çalışır, başarılı olamayınca yüzüne havluyla bastırarak boğar. Sonra odaya girerek yerde yüzükoyun elleri bağlı yatan gençlerin üzerine tabancasını boşaltır. Serdar Alten karın ve bağırsaklarından 3 kurşunla, Hürcan Gürses kalp ve böbreklerinden 3 kurşunla, Efraim Ezgin başından 4 kurşunla, Latif Can akciğerlerinden 2 kurşunla vurulur. Hayatta kalan Serdar Alten, saldırganları ayrıntılı şekilde tarif ederek, ülkücülerin saldırısına uğradıklarını, kendisine "Reis" diye hitap edilen birisinin varlığını anlatır, 34 PD plakalı bir araca bindirildiğini söyler. Alten, 8 günlük yaşam mücadelesini 17 Ekim'de kaybeder." – (www.emekdunyasi.net adresinden).


Devrimciler bu ve benzeri olayları sivil faşist hareket ya da yönelim olarak tanımlardı. Bu yüzden faşizm tanımlaması yalnızca MHP ile sınırlı bir olgu olmaktan öteye devlet yapısının ana karakterini betimliyordu. Aradan geçen 35 sene içinde Türkiye devleti çeşitli aşamalardan geçmesine rağmen bu kategorik yapısını korumaktadır. Bazen askeri darbelerle açık baskı süreçlerine geçen bu sömürge tipi faşizm türü AKP hükümeti dönemininin de ana karekteridir. Nitekim, üçüncü yargı paketi çerçevesinde, tutsak olan gazeteciler, profesörler, öğrenciler, akademisyenlerden önce, yukarıda anlatılan katliamın failleri serbest bırakıldı.
 
Faşizme yakınsayan merkez sağ
 Turkiye’nin çarpık demokrasisini yaratan etkenlerden biri ülke tarihinde toplumsal değişimlerin çoğunun yukarıdan aşağıya, tasarlanmış bir şekilde gerçekleşmiş ya da gerçekleştirilmek istenmiş olmasıdır. Cumhuriyet tarihinde yasanan şehirleşme de, evrensel anlamda geleneksel bağların çözülmesine ve cemaat ilişkilerinin yerini bireysel ilişkilerin almasına yol açan bir süreç olmamıştır. Aksine, kırsal feodal ilişkiler şehirlere taşınmıştır, tahakküm ilişkileri kendini farklı mecralarda da olsa ayni şekilde hissettirmiştir, yabancılaşmanın turu değil ama mekanı ve hacmi değişmiştir Yasanan aslında gerçek bir şehirleşme değil, herkesin kendini şehirde hissetmesidir. Merkez sagi ve onun fasizan karakterini anlamaya çalışırken, esasen merkez sağ söylemin, 1970´lerden itibaren bir muhalefet söylemi değil, artık resmi ideolojinin kendisi haline geldiğini de unutmamak gerekir. sağın kendini var ettiği toplumsal zemin ve ideolojinin ana temasını ironik de olsa "muhalefet ve demokrasi" sözcükleri doldurmuştu ve devletçi geleneğin özü aslında sağ siyasetlerde de değişmeden kalmıştı. Bu nedenledir ki Türkiye tarihinde ne zaman sivil toplumdan, hürriyetten, özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden, çoğulculuktan bahsedilse, bu kavramların içindeki siki otoriter damar hep en önce vurgulanmıştır.
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla beraber, aslında klasik bir sosyal demokrasini kurum ve düşünceleri de yukarıdan aşağıya yaratılmaya başlanıyordu. Bunlar içinde millet kavramı ulus-devlet açışından çok önem teşkil etmiştir. Ulus-devletin millet tanımı akılda tutularak, burada esas üzerinde durulmasa gereken, dönüşüm surecinde sağ siyasetin milleti nasıl tanımladığıdır. Sağ muhafazakarlık, milletin batili ve seküler tanımını değiştirmeye çalışmakla ise başlamıştır. Milletin içeriğini dine ve maneviyata endekslemiş, bunun üzerinden politikalar geliştirmiştir. Demokrasi kavramını da kendince yoruma tabi tutmuş, demokrasinin en yüksek aşamasını, halkın geleneklerinin ve maneviyatının korunması, bunları koruyanların iktidarda olması olarak belirlemiştir. Elbette maneviyattan kasıt egemen din zümresidir. Her bir inanç eşit şekilde savunulmamıştır. Hatta, eşitsizliklerin reelleştirilmesi ve akılcılaştırılması yoluna gidilmiş, bunun üzerinden toplumsal kontrol mekanizmaları geliştirilmiştir. Devletçi geleneğin Bonapartist yönetim anlayışında zaten önceden beri yer alan etnik ve siyasi paranoyalar, belli bir sosyal demokrasi anlayışı içinde bertaraf edilmeye çalışılmaktaydı. Ancak cumhuriyet tarihinin tümünde, sağ muhafazakarlık, demokrasi tanımının içine bu “bertaraf” edilen kesimlerin tepkilerini ve isteklerini de özsel değil ama sözsel olarak yansıtmayı başarması nedeniyle daha geniş bir ittifak alanı bulmuştur. Bu tanım, günümüz AKP paradigmasını da açıklayıcı niteliktedir. AKP´nin belki de en öne çıkan yönü, bahsedilen “millet” tanımının içine din ögesini muhafazakar bir ekolle asırı derecede katmasıdır.
 
Bir başka nokta da, merkez sağ siyasetin yükselme döneminin soğuk savaş yıllarına denk gelmesidir. Bu dönemde anti-komünizm siyaseti, din-maneviyat muhafazakarlığını temel öge olarak barındırmasının yanında, komünizm karşıtı olduğu için kapitalizmle çok çabuk ve siki ilişkiler kurabilmiştir. Bu anlamda Türkiye´de merkez sağın “gerçekten iktidar” olabilmesi, soğuk savaş döneminin Marshall yardımlarıyla da siki sıkıya ilişkilidir. kültürel ve kimlik politikalarının ardına kattığı kitleleri sağ siyaset, kapitalist ekonomi temelli politikalar yasama getirmek için bir adaptör, bir araç olarak kullanmıştır. karşılıklı faydaları içinde kapitalizm ve muhafazakarlık, tüm dünyada olduğu gibi kaypak bir zeminde, ama dengeleri hep kendi lehine kurarak kendine yer edinmiştir.
 
1980 sonrası sağ siyasetler, demokrasi kelimesini pragmatik bir şekilde kullanmışlardır. Demokrasinin içeriğini, biçimsel kapsayıcılık, oy çokluğu, ve istediğini yapabilme özgürlüğü olarak tanımlamışlardır. Burada, bu tanımın ne kadar eklektik ve iki yüzlü olduğundan bahsetmeye, bunu açıklamaya gerek bile yok. Bu anlamda, otoritaryanizm, sağ için vazgeçilmez, hatta sorgulanamaz bir bileşen haline gelmiştir. Özellikle post-modern dönemde farklı eğilimleri birleştirdiğini iddia eden sağ söylemler, tarihin ve ideolojilerin sonunu ilan etmişler, toplumların geleceğini kapitalizmin seyrine endekslemişlerdir. Demokrasi ve sivillik vurgusunun öne çıkartıldığı bu sağ söylemler, Sovyetlerin çözülmesi ve neoliberalizmin yükselmesi ile beraber, daha geniş hareket alanı bulmuşlardı. Devrimci söylemlerin içeriklerinin tamamen değiştirilerek, sağ siyasetler tarafından soğurulması ve kendi çıkarları için kullanılması, sol için artık şüphe götürmez bir çıkmaz yaratmaktadır. Nitekim, adil düzen ve milli görüşün sosyal adalet vurgusuna karşı, herhangi bir kapitalizm eleştirisi yapmaması; AKP´nin parti kapatma kavramına karşı çıkarken kendisi dışındaki partilerin kapatılmasına ses çıkarmaması ya da türban eylemlerine destek olurken, 1 Mayis’larda sıkıyönetim uygulamalarını yasama geçirmesi, askeri vesayetin karsisina sivil vesayetin konmasi, zaten bagimli olan yarginin daha da bagimlilastirilmasi, kurtlerin ve alevilerin taleplerinin degerlendirilmesi ve verilen yanitlar bu tip sahte bir demokrasi anlayışıni örneklemektedir. Bu tarz, toplumsal kırılma noktaları siyasetinde gevsek ve gerektiğinde ödün veren ancak toplumsal sorunların ortadan kalkmasındansa çözümün halihazırdaki iktidarda olduğu yanılsamasını akıllara yerleştirmek için içten içe sorunların devam etmesini sağlayan bir düşük yoğunluklu demokrasi, toplumun değişim ihtiyacının fiili dinamiklerini kontrol altında tutan, toplumsal patlamalara izin vermeyen, gerektiği zaman gerekenin ağzına bal çalan bir fikri yapıya işaret eder ki neoliberal dünya düzeninin kontrol mekanizmalarının en önemlilerinden birisi budur.
 
Sağ sınıfsal taban ve demokrasi
Türkiye´de merkez sağ, evrensel tanımıyla yani liberal değerler ve orta sınıf tabanıyla tanımlanamaz. Daha çok, milliyetçi  ve dindar çevrelerin liberal iktisat politikalarını koşulsuz uygulamaları ve bunların sonucunda geniş kitlelere vaat ettikleri umutlarla iktidar olabilmeleri merkez sağın klasik ritmini oluşturur. Sivil toplum kavramı da aslında sağ siyasetin elinde kendine hareket alanı yaratabileceği bir araç olagelmiştir. Örneğin bu çarpıklığın bir göstergesi olması açısından, Kemalist geleneğin modern kadın tanımına karşı türbanlı kadınlar “sivil” olurken, milliyetçi  ve dinsel ögelerle bezeli bir “demokrasi” de sosyal demokrasiye oranla daha “sivil” olarak algılanabilmiştir. O zaman asıl mesele, devletçi gelenek – liberal ekonomi, modernite – muhafazakarlık, otantik temsil – sosyal demokrasi kavramlarında kendini bulan çelişkilerden çok, en temelde otoritenin varlığını ön koşul alan  yönelimlerle, aşağıdan yukarıya karar alma ve yönetim mekanizmalarına inanan devrimci bir model arasında olmalıdır.
 
Sağ demokrasi anlayışında toplumsal değişimlere tarihin doğal seyri içinde rastlanması kavramı çok önemli bir yer tutar. Onlara göre eğer bir olay sessiz sedasız, zaman içinde hakim sınıfların ittifakına yol açıyor ve tepkiyle karşılanmıyorsa doğaldır. Bunun dışında, alt sınıfların sarsıntıları önemli değildir. Aslında, sol söylemlerin doğal olmadığının iddia edilmesi de bu teze dayanır. Muhafazakar demokrasinin tarihi meşrulaştırırken yaptığı, kendi istediklerini gerçekleştirirken, toplumlara sanki bu değişimleri onlar istiyormuş duygusunu verebilmesi, ve kendi isteklerini geniş kitlelere onaylatabilmesidir. Ancak aslında toplumların evrimi doğal değildir, yani doğal bir evrim süreci geçirmezler. Toplumların tarihi her zaman egemen sınıfların baskı alanıdır. Manipülasyon bu anlamda önemli bir yönetim özelliğidir. Bu anlamda sağ siyasetin demokrasi anlayışı da, zamanla evrensel değerinden kopartılıp, türdeş çoğunluğun ezici üstünlüğü kavramına indirgenmiştir, yani muğlak bir “milli irade”ye sığınıp, yapılan tüm şeylerin bunun gerçekleşmesi için yapıldığı yanılsamasının halka onaylatılmasına.
 
Milliyetçilik, muhafazakarlık, dindarlık, faşizm... bunların sınırları muğlaktır, belirsizdir ve geçişlilik halindedir. Ortaklaşma, otorite temel kavramı etrafındadır. Otoritenin korunması, devlete itaat, toplumsal hiyerarşinin değişmezliğine inanmak vb. en basta gelen ortaklaşmalarıdır. Ancak solun kendini hissettiremediği zamanlarda sağ, sınıfsal çelişkilerini, bürokratik mevkiler üzerinden savunma yoluna gitme eğilimi gösterir. Bu anlamda toplumu ve tarihi devlet ile barıştırmak da sağın ana karakteri olarak karşımıza çıkıyor. sağ siyasetler, ulus tanımını yeniden yaparak devlete itaati yeniden sağlamışlar ve bunu da devlete itaat ve otorite, genelde manevi ve geleneksel değerlere atıf yaparak başarmışlardır.
 
Sağ, 1960´larda CHP´ye ve moderniteye karşıtlık üzerinden biçimlenen ve siyasi otoriteye ve elitlere karşı halkın sesi olarak tanımlanan bir siyasi çizgidedir. 1970´lerde liberalizmin ilk aşamaları ve köşeyi dönme politikaları üzerinden şekillenen ulusal milli değerler siyaseti ve anti komünizm ağır basmaktadır. 1980´lerde liberal ekonominin refah getireceği tezi ve bölücülük ve anarşiye karşı ulusal manevi değerler tezleri, 1990´larda ise 12 Eylül´un din ve muhafazakarlık getirisinin ışığında filizlenen ve bunun yarattığı milli görüş tezlerinin uyuşturuculuğundaki toplumsal hegemonya sağın ana karakterini oluşturmuştur. Bu anlamda, 2000´lerin Türkiye'sine baktığımızda, AKP merkez sağ geleneğininin devamına deyim yerindeyse tam oturuyor. Yerli burjuvazinin çoğunluğunun zenginleşmesi ve yönetimi ellerine alabilecek donanıma sahip olmalar sonucunda artık küçük burjuvatik, sınıflar arası denge yönetimi siyasetine gerek kalmamasından dolayı çevrenin merkeze yürümesi ve halkın gerçek temsilcilerinin iktidar paylaşması olarak takdim edilen bir uyuşturulma süreci yaşanıyor. Elbette siyasal iktidar üzerinden parmağını yalayanların zenginleşmesi, çarpık bir toplumsal sosyoloji içinde o yasama öykünenlerin kendilerini de bu yaşamın bir parçası olarak görmesi ve yaşananları onaylamasa sonucunu doğuruyor. Aslında yaşadıklarımızın anlamı sudur: ANAP´in liberalizmiyle herkes zengin olacaktı ama olmadı. Bu inandırıcılık yokluğu, Refah Partisi tabanı ve islami milli görüşle dolduruldu. 'Radikal' islamcıların temizlenmesinden sonra da liberal bujuvatik bir anlamda manevi bir din harmanlanmasıyla ekonomik temelli bir siyaset görüngüsü ortaya çıktı: AKP. AKP aslında DP´nin ideolojisinin modernitesidir ve bu yanılsamanın oy çokluğunu sağlama projesidir. Ancak, devletin fasizan karakteri de yitmis degildir. Bunu anlamak için 1 Mayıs´a, grev ertelemelerine, polis yasasına, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlamalarına bakmak yeterlidir. Ayrıca, modernleşme karşıtlığı, tamamen egemenlerin islerine geldiği şekilde siyasete entegre edilmektedir. Turban için ava avaz bağıranlar, toplumun manevi değerleriyle pek de ilgilenmiyorlar. Yani muhafazakarların muhafaza ettiği şey, kendi iktidarları ve onu korumak için yarattıkları suni toplumsal çelişkilerden başka bir şey değil. Ana hattı ekonomiden çıkarıp kültür ve kimlikler üzerine kaydırmak, apolitikleşmenin ana temasını oluşturuyor.
 
Milliyetçilik, muhafazakarlık, din ve demokrasi
Aslında milliyetçiligi, taşranın bir kimlik arayışı olarak görenler de az değildir. Geleneksel bağlarından kopamayan ve iktidar çevrelerinin dışında kalan gençler için geçmişin görkemine özlem üzerinden şekillenen bir bağlılık ve kendini tarif etme duygusu, milliyetçiliğin sağcılar bazında sol karşısında bir varoluş anlamı kazanmasına da yardımcı olmuştur. Kapitalizmin yarattığı yıkımın sonucu olan yoksulluk, açlık, eğitimsizliğe maruz kalanların kendilerine çıkış yolu olarak onları bu hale getiren sistemin devamını sağlayan ideolojik aygıtlardan olan milliyetçi ligi ve sanki bir geçmiş avuntusunun yarattığı aidiyeti seçmeleri, Türk İslam sentezini aramaları da solun siyasi propagandası için üzerinde kafa yorulması gereken bir paradokstur.
 
Siyasal islam, muhafazakarlığın yelpazesi altında değerlendirilirse eğer, o zaman onun bir karşı devrim değil, farklı tarz otoriterlik içeren bir küreselleşme ideolojisi olduğu anlaşılır. Merkez sağ ile siyasal islam kendilerini her zaman farklı tanımlama uğraşındadırlar. Cumhuriyet tarihinin ilk çatırtısı, resmi ideolojinin CHP´si ile "milletin temsilcisi" DP´nin ayrımında beliriyor. Cumhuriyet devrimi sadece siyasal bir değişim değil ayni zamanda koklu bir kültür devrimini de öngörüyordu. Bu kültürel değişime soğuk bakanlar sanıldığı gibi Osmanlı'nın Tanzimat'tan itibaren baslayan değişim surecine zaten ayak uydurmuş Osmanlı üst sınıfları değil, aksine, orta sınıflar dışında kalan toplumun geniş kesimleriydi. Bu okumanın temelini de batılılaşmanın, kendi milli manevi değerlerini kaybettireceği korkusuydu. Cumhuriyet idaresi, topluma yabancılaşmış ve toplumun dini-manevi değerler bütününü değiştirmeye çalışan bir elitler idaresi olarak görüldü ya da gösterildi. Burada belirtmek gerekir ki, tarihsel olarak sınıfların keskin çizgilerini yaratanın burjuvatik devrimler olmasına rağmen, cumhuriyet devrimi toplumu imtiyazsız, sınıfsız ve kaynaşmış bir zümre olarak tarif ediyordu. Asıl sorun aslında bu zümrenin kim ve nasıl olacağıydı. Cumhuriyetçi gelenek bu kitleyi tanımlamıştı ama onu dönüştürme hedefinin kitle tabanını yaratamadı. Bu anlamda merkez sağ siyasetin kısa tarihinde yatan, kitlelerin inanç ve menaviyatının siyasal temsili, liberal ekonomik politikalar, ve bu politikaların uygulayıcılarının değişen koşullara pragmatik uyumu olarak tanımlanabilir. Ayrıca, 12 Eylül´ün getirdiği cemaat ilişkilerinin, tarikatların ve aşiretlerin toplumun kontrolünde kullanılması siyaseti de, toplumsal ilişkileri noeliberalizme eklemlemek anlamında tam yerine oturuyordu.
 
Milliyetçilik ve dini muhafazakarlık, batı karşısındaki eşitsizlik temelinde şekillenen bir “milli liberal ekonomi” fikriyle ANAP´da liberal ekonomiyle birleşmiştir. Kitlelerin devlete ve hükümete sadakatini perçinleyecek sosyolojik söylemler eksik olmamıştır. Türk-İslam sentezi fikri işte bu aşamada devreye girmiştir. Ulus devletlerdeki ulusun tanımlanması kavramı, cumhuriyetin batılı ulus kavramına karşı sağ milliyetçiliğin “Türk-islam sentezi ulusunun konması” – yani, ulusun yeniden tanımlanması olarak algılanmıştı. Ve, çelişki sadece bu noktadadır. Kemalist gelenekle sağ muhafazakarlar arasında sosyal demokrasinin devletçi ekonomi politikaları haricinde ekonomik politikalar yönünden temelden bir ayrışma yoktur. devletçi politikalar da günümüzde sadece simgesel bir anlam ifade etmektedir. neoliberalizmin tahrifatına karşı koklu bir sistem eleştirişinin her iki kamptan da gelmemesi, bu örtüşmenin de bir göstergesidir.
 
Dindarlar ve merkez sağ genelde esası korumaya yakındırlar, ancak muhafazakarlar genelde üslubu korurlar. Aslında muhafazakarlar için sorun iddia ettikleri gibi değişimin kendisi değildir, onlar için asıl sorun hakim sınıfların iktidarının itibar kaybetmesi ve toplumsal değişimlerdir. Onun dışında geniş kitleler üzerinde kapitalizmin yarattığı sarsıntılar ve yıkımlar için herhangi bir sikinti hissetmezler. Demokrasinin tersten okunması, iste bu anlamda mevcut düzenin korunması, liberal ekonomik politikaların meşrulaştırılması, geleneksel değerlerin sömürüşü ve ikiyüzlü bir toplumculuk olarak da okunabilir.
 
Siyasetin evrimi ve merkez kavramını içeriği açısından örneğin 12 Eylül süreci, siyasetin dışında kalan Türk-İslam sentezi düşüncesini merkeze oturtmuştur. Ancak „düşmanın“ yokluğu karşısında merkez sağ, 1990´larda düşüşe geçmiştir, bu donemde merkeze ikame edilen dindar muhafazakarlık açığa çıkma olanağı bulmuş ve siyasal islamın yükselişini anons etmiştir.
 
Merkez sağ, dinin devletin kontrolünden çıkmasına taraftardır. Ancak, devletin kutsal olduğu ve dinin de devletin bekaasının korunması gerektiği için toplumsal hayatta bulunması şartını da düşünür. Fakat milliyetçilik ve muhafazakarlık, dinsel devletten önce gelir. Bu durum AKP ile biraz değişmiştir.
 
Muhafazakarlığın ve sağın dini kullanarak demokrasi söylemleri geliştirmesine bakacak olursak su saptamayı yapabiliriz: aslında, muhafazakarlar dini ısrar konusu yapmamaktadırlar, sadece onu toplumu birleştirici ve tanımlayıcı özelliği olarak görürler. Bu anlamda kontrol sistemleri yaratılırken dinin rolü büyüktür. Muhafazakarların karşı olduğu değişimler, değişimin kendisi değildir, bu değişimlerin toplum dengesinde, iktidar odaklarında, ekonomik çıkarlarda ve maneviyatta yaratacağı köklü değişimlerdir. Aslında sağı ve özelde bugün için AKP´yi bu noktadan ele alırsak, zahiri bir demokrasi kavramının altında yatan değişimim ana yönelimini de anlaşılır kılarız. Neoliberalizmin değişim dinamiklerine cepheden karşı çıkmayan, ama neoliberalizmin yarattığı yıkıma da bu şekilde karşı çıkamayan bir yonelim. Bu anlamda AKP´nin yükselişinin temeli, ulus devlet sisteminin çarpık gelişiminin sonucu olan toplumsal krizleri ve yabancılaşma dinamiklerini, bu dinamiklere karşı gelişen tepkiyi milli kimlik, maneviyat ve liberal-muhafazakar bir ilerlemecilik tanımı üzerinden kendine koşulsuz sadakate faşizan uygulamalar eşliğinde dönüştürmeyi başarmış olmasında yatar.
 
Sağ muhafazakar siyaset aslında dini değil, öncelikle mevcut statükoyu önemser. Bu nedenledir ki işte muhafazakarlık, dini mevcut düzene tehdit olarak gördüğü zamanlarda, düşman ilan etmiştir. Bu anlamda, muhafazakarlık, milletin ve siyasetin geleceği en önemli şeydir ve gerekirse demokrasi de bazı zamanlarda rafa kaldırılabilir, bunda çekinilecek bir şey yoktur. AKP´nin kendine demokrat ahvali buna iyi bir örnektir. Devletçiliğe karşı özel teşebbüs ve herkese zengin olma hayali sunulması da iste merkez sağın alameti farikasıdır. Ancak sağ siyaset, o çok karşı çıktığı devlet geleneğini, onu araçlarını ve işleyişini, iktidar kendinde olduğu surece onaylamakta beis görmez. Bu ikiyüzlülüğün göstergesidir.
 
Sağdaki boşluğu dolduran bir proje: AKP
Türkiye´de liberal imaj oldukça görüntüseldir ve kültürel kriterlere dayanır. Liberallik çizgisi özellikle merkez sağ partiler için siyasal anlamda otoriterlik karşıtlığı olarak değil, kültürel anlamda milliyetçiliğin ve muhafazakarlığın yanında başlar. AKP de bu noktada değerlendirilmek zorundadır. Merkez sağ en baştan beri CHP ve modernleşme teorilerini bir engel olarak görmüştür. Bunun yanında, demokrasi de milletin gerçek temsilcilerinin iktidarı ele geçirmesi olarak algılanmıştır. Bürokrasi ve ordu gibi kurumlara karşı gelişen tepkinin örgütlenmesi ise yine en basarili şekilde sağ tarafından gerçekleştirilmiştir. AKP de bunun çok açık bir örneğidir.
 
Muhafazakarlığın en önemli yeteneklerinden biri, eski kurumları allayıp pullayıp yeniden sahneye koymaksa, AKP´nin yaptığı da bundan farklı değildir. İnsanlar düşünce ve inanç dünyalarını değiştirmeyi, sembol ve görüngülerini değiştirmekten daha kolay bulurlar ve genelde ilki gerçekleşir. Türbana takılan zihniyet, kapitalizmin eşitsiz gelişim dinamiğine ve sömürüsüne ses çıkarmıyor ya da onunla barışıyor, Mehmet Ağar’a Kürt raporu yazdırırken yüzlerce genci tutsak ediyor. Yani, eklektisizmi siyasal dil olarak kuran bir toplum yapısında sosyalizmin etik bağlılık ilkesi, köşeyi dönme üzerine kurulmuş bir yapıda, sol adına toplumsallığın çözülmesi zorunlu bir paradoksunu oluşturuyor.
 
AKP şu anda, DP´den beri tüm merkez sağcıların tezlerine benzer şekilde, iktidarın asıl kaynağını seçkinci anlayışa karşı kurmak istiyor. Bu konuda halkın refahını sağlamak temel söylemken, yapılan politikalar bu yönde değil. Devletçiliğe karşı liberal tezler ortaya konurken, kültürel yabancılaşma teması da mucizevi bir rol üstleniyor. AKP,  ANAP´tan itibaren 1980 sonraki Türkiye´de iyiden iyiye hissedilmeye baslanan neoliberal ekonomik sisteme entegrasyonu, demokrasinin ve ezikliğin üstesinden gelmenin ana koşulu yapan siyasi yönelimi göz ardı edemezdi elbette. Bu anlamda, AB siyasetinde batıdan yana bir politika izledi. Bu, onun ekonomik çıkarlarına da uyuyordu. Ancak, klasik kimliklerinden (batı karşıtlığından) de kopmamak için arada sırada iman tazeliyorlar (batının ahlaksızlıkları vs.). AKP´nin muzdarip olduğu şey ise, merkez sağın - siyasal islamın yükselmesiyle beraber - dinin Türk kimliğinin vazgeçilmez bir zenginliği ve toplum düzenini sağlamada mükemmel bir araç olduğu fikrinin, yerini statükoyu tehdit eden bir radikal islami görüşün yok edilmesi gerektiği görüşüne bırakmış olmasıdır. AKP, bu meşruiyet krizini de AB politikalarına sarılmak, ve bir demokrasi yanılsaması yaratmakla asmaya çalışmışsa da bu çok başarılı olmuşa benzemiyor.
 
Bir başka nokta da, muhafazakar tepkinin kaynağının iyi anlaşılması gereği. Bu tepkiyi yaratan, sağ söylemlerin uzun zamandır vurguladığı özünden yabancılaşma, manevi değerlerin yozlaşması, batılılaşma olgularının yanında, aslında toplumsal dışlanmışlık hissine karşı gelişen tepkinin örgütlenmesi olarak da algılanmalıdır. Bu tamamen bir paradoks gibi görünüyor, çünkü bu tepkinin örgütlemesi işini yapması gereken soldur. Aslında belki de anlaşılması gereken en önemli nokta, zamanın bize gösterdiğinin, kültürel ve bilinçsel tepkiyi örgütleyen ve bunu ekonomik politikaları dönüştürmek için kullananın her zaman sağ muhafazakarlar olduğudur. Bunu yaparlarken de demokrasi kavramını kullanmalarıdır. Bu anlamda belki de demokrasi, insan doğasının açmazını temsil etmektedir. Ne de olsa, Mill´in dediği gibi, bir şeyin varlığını değerli yapan şey, insanların davranışları üzerine sınırlamalar getirmesidir.
 
Sonuç Yerine
Esasen, demokrasinin tanımını yapmak, mutluluğun resmini çizmek gibi bir şey. Tarih boyunca ve günümüzde de hala muğlaklığını koruyan bir kavram olarak demokrasiden söz etmek yerine, demokrasiyi yaşamak ve kitlelerle bu yolla gönüldaşlık kurmak belki de var olmak için en somut yaklaşım. Emekçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların kendilerine yarattıkları aidiyetleri iyi tanımlamak, iyi incelemek gerekiyor. Sistemin çarkları arasında ezilmeye mahkum milyonlarca insanin kendilerini soldan değil de neden sağdan yana gördükleri, evrensel demokrasinin gelecek hayalleri anlamında bireyler için inandırıcılığını neden kaybettiği, solun demokrasiyi neden içselleştiremediği gibi soruların yanıtları bir an önce en azından kendi düşüncemizde berraklaşmalıdır. Yukarıda anlatıldığı üzere, aslında solun evrensel değerleriyle örtüşen yine solun toplumsal açılımlarının en şematik söylemlerini kendi çıkarı ve tepkilere karşı bir sübap olarak kullanan bir sağ/muhafazakar siyasetin mesruiyetini sağlamak adına soldan çaldıklarını, sol, bu yanılsamayı yıkacak bir biçimde tekrar devrimcileştirmek zorundadır. Elbette bir sistemin değiştirilmesinin paradigması bütünlüklü bir devrimse, yaşadığımız dünyanın analizi de bu noktada önem taşıyor. Ve devrimcileştirmek için söz değil, iş gerekiyor. Demokrasiyi yeniden tanımlamak ve yeniden yaşamaya başlamak; anlamayanlara inat yeniden devrimci olmak, yeniden devrime inanmak, yalnız alanları değil kalpleri de fethetmek için kendi güçlü kollarımıza ve alet çantamızdaki özgün deneyimlere hem güvenmek hem de onları eleştirmek zorundayız. Bunları yaparken de, suyun karşı tarafına bakmanın, ne yap(ma)mali sorusuna yanıt aramak, solun, demokrasi ölçeğinde kendi yerini bulması açısından yararlı olacaktır.
 
Gerçeklik, tahakkümcü bir iktidarın dışında yer alan ve ona karşı mücadele eden şeylerdir. Sol, demokrasiyi bu iktidar tahakkümünden kurtarmalı, onu gerçekliğine kavuşturmalıdır. Bunu yapmak elbette yorucu bir zihin ve emek çalışması gerektiriyor. Ancak, siyasette çoğunluk kuralının haklılaştırılması onun ahlaki açıdan doğru olduğunu göstermezse, azınlıkta kalmak da değiştirici potansiyelin sınırlanması anlamına gelmemeli. Yaşamı yeniden yaratma amacıyla yola çıkanlar, şüphesiz ki ilk önce kendilerini devrimci olmanın bir gereği olarak yeniden ve yeniden yaratma isteğini ve arzusunu ta içlerinde hissetmelidirler. Çünkü asıl sorun iktidarı ele geçirmek değil, iktidarın içinde filizlendiği toplumsal sistemi baş aşağı çevirmektir. Bu aşamada da, doğru cevaplar doğru sorularla bulunabilirse, Brecht´in dediği gibi, elbette sorulardır sana bütün verebildiğim...

Ve 7 TİP’li hala bize bakıyor.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome