İyi ki KESK Var- Özdemir Kolcu

17 Nisan 2012 Salı

KESK sınırlarını hükümetin ya da devletin çizdiği çerçevede sendikal faaliyet yürütmeyi reddetmiş, baskılara boyun eğmemiştir. İşte KESK’in çizgisi dün de buydu, bugün ve yarın da bu olacaktır.


AKP eliyle neo-liberal politikalar ekseninde sürdürülen piyasacılığa ve muhafazakarlığa dayalı devletin yeniden yapılandırılması sürecinin bir ürünü olarak rejimin “restorasyonu” tamamlanmak üzere.  Bu rejimin bütün toplumsal muhalefet hareketlerine yansıyan yüzü ise baskı ve sindirme politikalarıdır. Bu politikalara sendikal alanda en çok muhatap olanda hiç kuşku yok ki KESK’tir.

KESK, üyelerini 4688 sayılı yasa tasarısına ve 4+4+4 olarak bilinen eğitim yasasına karşı mücadeleye, -Eğitim Sen’in aynı tarihlerde grev kararı ile - gelebilenleri de 28-29 Martta Ankara’ya çağırarak bir eylem gerçekleştirdi. Bilindiği üzere devlet otoriter baskıcı yüzünü göstererek başta Ankara ve İzmir olmak üzere birçok ilde polis şiddet kullanarak, gaz ve tazyikli su sıkarak KESK üyelerine müdahale etti. Basın sessizliğini bozdu, KESK eylemine sayfalarında ve ekranlarında yer vermek durumunda kaldı.

Eline büyüteç alıp eylemde Ergenekon izi arayanı ve yaşadığı siyasal travmanın etkisiyle genelkurmayı koruma ve kollamayı kendisi için bir görev sayanların ürettiği komplo teorilerini bir kenara bırakacak olursak genelde KESK’in mücadelesi hakkında olumlu değerlendirmeler yapıldı.

KESK’in mücadele tarihinde ne bu Ankara eylemi, ne de gerçekleştirilen grev ilk değildir. Bu ve benzer eylemleri KESK daha önce de yaptı. Bu eylemde olduğu gibi geçmişte de gerçekleştirilen benzer eylem ve grevlerde gerek eylem öncesi hazırlıklarda gerek eylem esnasında kimi eksiklikler oldu. Bunların ifade edilmesini doğal karşılamak lazım. Ancak bu tür eksiklikleri ön plana çıkarıp eylemin toplumda yarattığı etkinin aksine değerlendirmeler yapılması ise zorlamadır.

Çizgi Tartışması
Kuşkusuz yapılan bir takım eleştirileri bir sonraki eylemde aynı eksiklikleri tekrarlamamak adına dikkate almak gerekir. Ancak meseleyi çizgi tartışmasına götüreceksek orada bazı şeyleri hatırlatmakta yarar var.

KESK sınırlarını hükümetin ya da devletin çizdiği çerçevede sendikal faaliyet yürütmeyi reddetmiş, baskılara boyun eğmemiştir. İşte KESK’in çizgisi dün de buydu, bugün ve yarın da bu olacaktır.

Bu eylemin toplumda ve işyerlerinde yarattığı etkiye bakacak olursak daha gerçekçi değerlendirmeler yapmak mümkün. Ertesi gün işyerine giden temsilcilere KESK üyesi olan ya da olmaya kamu emekçileri eylemden dolayı memnuniyetlerini belirtmiştir. Bunun nedenini AKP’nin toplumda oluşturduğu hegemonyaya karşı kitlelerde mücadele edilemeyeceği algısının yaygınlaştığı bir dönemde gerçekleştirilen bu eylem ve grev o algıyı tersyüz etmiş olmasında aramak gerek. AKP eliyle oluşturulan muhafazakar, neo-liberal ve otoriter rejime karşı mücadele edilebileceği gösterilmiş, kitlelerde mücadele ruhunu tekrar canlanmış, iktidarın zulüm duvarında çatlak oluşturulmuştur. KESK’i dikkate almadan çalışma yaşamında antidemokratik düzenleme yapmanın hiç de kolay olmayacağı ve sınıf mücadelesinde KESK’in önemli bir güç olduğu tekrar gösterilmiştir. KESK’in direngen ve kararlı duruşu, mücadele potansiyelini harekete geçirmiş, örgütlenmeyi kolaylaştıracak olanaklar yaratmıştır.  Dolayısı ile bu çizgi KESK ve bağlı sendikaların kuruluş felsefesinde yer alan ve mücadele tarihinde önemli bir yeri olan fiili ve meşru mücadele çizgisinden başka bir şey değildir. Unutmamak gerekir ki örgütleri tanıtan söylemleri değil eylemidir.

İşyeri-Alan Ya da Yerel-Merkez İkilemi
Kapitalizmin esnekleştirme stratejisi üretim ve sömürüyü mekansal olarak işyeri, zamansal olarak da çalışma saatleri dışına taşırarak yaşamın tümüne yaymak üzerine kuruludur. Günkü koşullarda sömürüye karşı işyeri ya da yerelle sınırlı bir mücadelenin tek başına başarı şansı olmadığı gibi bunun tersi salt alan ya da merkezi eylemlere bel bağlayarak yürütülecek bir mücadele anlayışı yeterli görülemez. Birini diğerine tercih etmeden sendikal alanda yürütülecek sınıf mücadelesinin yaşamın her alanını kapsayan bir perspektifle yürütülmesi kaçınılmazdır. Aynı şekilde yürütülen sendikal mücadelenin taleplerinin neleri kapsayacağı konusunda işyeri ile genel talepleri birbirinin karşısına koymak da doğru değildir. Birbirinden bağını koparmadan bütünleştirmeyi esas alan bir tarz ancak sendikal mücadeleyi geliştirme şansına sahiptir.

Sermayenin işçi sınıfına yönelik saldırı stratejisi, sadece ücretleri dondurma ve çalışma saatlerini uzatmaya ya da esnekleştirmeye dayanan bir temelde değil bunu yanı sıra özellikle devletin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetlerden elini eteğini çektiği bir temelde gelişiyor. O nedenle devletin niteliğinde yaşatılan bu değişim sendikal hareketin önemsenmesi gereken mücadele alanlarından biridir. İşçi sınıfının işyerinde ve yaşam alanlarında, aynı saldırı politikasının iki ayrı veçhesiyle yüz yüze kaldığı bu uygulamalara karşı mücadele diğer toplumsal örgütlenmelerin yanı sıra sendikal harekete de aittir.

Böylesi bütünsel bir mücadele sorumluluğunu kendi dışındaki toplumsal güçlere veren bir sendikal hareketin salt işyeri sorunlarıyla sınırlı talepler çerçevesinde yürüteceği mücadelenin başarı ile sonuçlanması olanaksızdır. Emekçiler ve ezilenler için eşit ve özgürce yaşanacak demokratik bir ülke perspektifinden kopuk güncel sorunlara günübirlik çözümler aramak sermayenin hegemonyasını güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Sömürüye karşı sınıfsal bir mücadeleyi esas alan bir sendikal hareketin insanca yaşam ve çalışma koşullarının sağlanması mücadelesini eşit ve özgürce yaşanacak demokratik bir ülke perspektifinden bağımsız ele alamaz. O nedenle sendikal talepler işyerinden kaynaklanan sorunlardan ibaret, sendikal mücadele de bu çerçevede bir toplu sözleşme mücadelesi ile sınırlı görülemez.

Ekonomik-Demokratik, Siyasal ve İdeolojik Mücadele
Sendikaların ekonomik-demokratik, siyasal ve ideolojik mücadeleye ne kadar ilgi göstermesi gerektiği ya da bu mücadelenin neresinde, ne kadar yer alacağına dair tartışma kuşkusuz yeni değildir. Bu tartışmada alınan pozisyon sendikal harekete yön veren, sendikal mücadelenin seyrini, işverenle olan ilişkilerin düzeyini, sendikal örgütlenmenin yapısını ve iç işleyişini belirleyen sendikal anlayışı da yansıtır.

Öncelikle şunun altını çizmek gerekir ki kapitalist toplumsal formasyonu açığa çıkartan üretim ilişkileridir. Üretim ilişkileri sendikal yapıları niyetlerinden bağımsız olarak siyasi nitelikli bir faaliyete zorlamaktadır. Ülkemizde çokça örneğini gördüğümüz gibi sendikal yapıların bu tür faaliyetlerden kendini azade tutması işçiler ve emekçiler lehine sonuçlar doğurmamaktadır. Sendikaların temsil ettiği sınıfın çıkarlarını gerçekten savunup savunmadığının açığa çıktığı dolayısı ile birçok tartışmanın gelip dayandığı nokta tam da burasıdır.

Ekonomi, siyaset ayrımı tümüyle yapaydır. Ekonomik-demokratik, siyasal ve ideolojik mücadeleler iç içedir. Birbirinden ayrılarak şuraya kadar sendikalar buradan sonra da partiler yapar diye bir görev tasnifi yapılamaz. Ancak kesin olan bir şey var ki o da iktidar mücadelesine sendikalar değil siyasal özneler önderlik eder. Bu mücadele alanları arasında sadece göreceli özerklik söz konusudur. Çünkü kapitalist toplumsal formasyonda hem ekonomik iktidara hem de siyasi iktidara kaynaklı eden sömürü ilişkileridir. Bilindiği gibi sömürüyü sonlandıracak mücadele de sınıf mücadelesinden geçmektedir.

Emekçilerin Birliği veya Birleşik Emek Hareketi
Sınıf mücadelesini önemsemeyen bir sendikal anlayış ekonomizm, sınıf mücadelesi ve sendikal mücadelenin siyasallığından kaçan bir sendikal anlayış ise liberalizm kulvarında kulaç atan bir sendikal mücadele yürütecektir. Dolayısı ile bu tür anlayışlara sahip sendikaların ya da konfederasyonlar ile iktidarın uygulamalarını meşrulaştırma işlevi gören memur sen gibi sarı sendikalarla KESK’in yan yana gelerek sınıf mücadelesi yürüteceğini beklemek halüsinasyon görmektir.
Hele hele bazı konularda eylem ya da güç birliği yapmanın asgari müştereklerinin de sıkıntılı olduğu dikkate alınırsa emekçilerin birliğini ya da birleşik emek hareketi oluşumunu buradan tarif etmek başlı başına sorunludur. İşte Tekel işçilerinin durumu buna en güzel örnektir. Bütün ihtişamıyla konfederasyonlar yan yana gelmiş“emekçilerin birliği sağlanmıştı”,  peki sorun neydi. Sorun sendikal mücadelede işçi sınıfının çalışma yaşamında karşılaştığı sorunların veya ekonomik sorunlarının politik bağlamından koparılmasıydı. Özelleştirmelerin kendisine karşı çıkmayan sendikaların sonuçlarına karşı mücadele etmesi beklenemezdi.

Sendikal mücadelede işçi sınıfının ekonomik sorunlarının siyasal yönünü ihmal ederek, işçi sınıfının ekonomik sorunları dışında hiçbir şeyi önemsemeyen işçicilik –uvriyerizm- yapan sendikal anlayışların böylesi bir birlikten yana olması doğaldır.

Kuşkusuz konfederasyon veya sendikaların üstte yan yana gelmesinin işyerlerinde çalışmaları kolaylaştırdığı yadsınamaz. Ancak sınıf mücadelesi ekonomik-demokratik, siyasal ve ideolojik mücadele bağlamından koparılarak yapılamaz. Bu perspektifle verili durumda mevcutların basitçe yukarıdan aşağıya yan yana gelmesi ile birleşik emek hareketi oluşmayacağı açıktır.

Birleşik emek hareketinin önündeki en büyük engel sınıfsal bakış açısına sahip olmayan mevcut sendikal anlayışların hüküm sürdüğü yerleşik sendikal yapılar ve sendikal ilişkilerdir. O açıdan birleşik emek hareketi sürüp giden sendikal hayattan bir kopuşu ve aynı zamanda yeni bir sendikal hareket ve yeni bir sendikal kültür yaratma iddiasını da içerir. Bu da emekçilerin haklarına sahip çıkması ve mücadele etmesi ile olanaklıdır. İşçilerin kendiliğinden bir sınıfa ait olma hali uzlaşmaz çıkarları bulunan bir başka sınıfın varlığını keşfederek ona karşı örgütlenip bir toplumsal hareketlilik içerisinde mücadele ettikleri zaman kendisi için sınıf olama bilincine ulaşır ve sınıf mücadelesinde devrimci bir rol oynayabilir. Aksi takdirde gerçek yaşamda nesnel olarak var olan sınıf karşıtlığı birdenbire ve kendiliğinden ortadan kalkmaz.

Devletin sosyal boyutu bir yük olarak görülüp üzerinden atılarak tamamen piyasanın emrine düzenleyici devlet olarak girdiği diğer yandan işçi sınıfı üzerinde tahakküm ve zor aygıtı olma işlevini yerine getirdiği bir gerçekliktir. Devletin elini çektiği sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamu hizmetleri sermayenin kendini yeniden ürettiği kar alanlarına dönüştürülmektedir. Bu dönüşümün kendisi sınıf mücadelesinden azade görülemez. KESK’in mücadelesinin böylesi bir boyutu da vardır. O yüzden KESK sınıf mücadelesinde önemli bir odaktır. Birleşik emek hareketini oluşturma konusunda önemli deneyim ve birikime sahiptir. Birleşik emek hareketini oluşturma konusunda KESK ve bağlı sendikaların tarihinde fiili ve meşru mücadele pratiğinin zengin deneyleri vardır. KESK’te bu iddiayı gerçekleştirmek isteyen sendikal dinamikler vardır. İyi ki KESK var!

 


Yazarlar:Özdemir Kolcu

Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome